BİR ZAMANLAR ASKERDİK
Ekim 11, 2009 ·
Kimbilir kimler için? Ama hepsi de hak ediyorlardı...
Bir zamanlar gençtik...

İyiymişiz de hani!!!
Kimbilir kimler için? Ama hepsi de hak ediyorlardı...
Bir zamanlar gençtik...

İyiymişiz de hani!!!
OSMANLI'DAN CUMHURİYET'E TÜRKİYE'DE
MERKEZİYETÇİLİK- ADEM-İ MERKEZİYETÇİLİK PRATİĞİ ÜZERİNE NOTLAR
Mustafa ÖKMEN*
GİRİŞ
Toplumların, bugünkü devlet, siyaset ve yönetim anlayışlarının, yapılanmalarının, geçmişin mirasından etkilenmediğini söylemek oldukça zordur ve bu anlamda toplumlar, önceki nesillerden miras olarak aldıkları kurumların, değerlerin ve davranış biçimlerinin yükünü taşırlar. Diğer bir deyişle, ekonomik, sosyal, siyasal, idarî ve kültürel anlayış ve yapılanmalar, insanlık ve toplumların tarihi içinde, kümülatif nitelikli olarak ve tarihi süreklilik seyrini izleyerek var olagelirler. Devletler, milletler ya da başka parametreleri esas alarak yapılan toplum ayrımlarının hepsi için geçerli olan bu nitelikler, aynı zamanda belirli bir değişimi ve dönüşümü de içerir ya da içermesi gerekir.
Bu çalışmada, işte bu süreklilik, değişim, dönüşüm ya da tam tersi anlayış ve yapılanmaların belirli çizgiler itibariyle Osmanlı'dan Cumhuriyet'e aktarılan temel nitelikleri, özellikle merkeziyetçilik-adem-i merkeziyetçilik ilişkileri bağlamında ele alınacaktır.
I- KLASİK DÖNEMDEN TANZİMAT'A SİYASİ-İDARİ SİSTEM VE YÖNETİM YAPISINDA SORUNLAR
Gerek coğrafî alan ve siyasî otorite, gerekse ekonomik zenginlikler bakımından, Kanuni Sultan Süleyman döneminde gücünün zirvesine ulaşan Osmanlı Devleti, aynı dönemde, duraklama ve gerileme tohumlarının yeşermesine elverişli bir sürecin içine de girmiş bulunuyordu. Fatih döneminde ulaşılan ekonomik, sosyal ve idarî boyutlu olgunlaşma, Kanunî döneminde zirveye ulaşmakla birlikte, belki de gelişmenin ortaya koyduğu imkanlar nedeniyle, bir gevşeme ve bozulmayı da beraberinde getirmiştir. Ekonomik, sosyal, askerî, siyasal, idarî ve iç-dış olmak üzere birçok nedeni bulunan bu sürecin ayrıntılarına girmemekle birlikte, Tanzimat'ı getiren yolda, konumuzla ilgili bazı temel noktalara değinmek gerekir.
Klasik dönemden Tanzimat'a uzanan çizgide Osmanlı devleti bir gevşemeyle birlikte gerileme ve bozulmayı da içeren yaşama sürecine girmiştir. “İçte ve dışta hayranlık uyandıran Klasik Osmanlı Sistemi, XVI. Yüzyılın sonlarından itibaren değişen iç ve dış dinamiklere ayak uydurmakta yetersiz kalmış ve bu durum buhran döneminin başlangıcının habercisi olmuştur. Dönemin önde gelen kişilerinin durumun ıslahına ilişkin görüşlerine rağmen, bürokratik kadroların henüz böyle bir kanaati kabullenmeye hazır olmadıkları görülmüştür. Bu kadrolara göre ülkenin çeşitli bölgelerinde meydana gelen sathî problemler, köklü temellere dayalı sistem bozukluğunun bir sonucu değildi. Bunlar geçici arızalardı ve Müslümanların Franklardan öğrenebilecekleri hiçbir şey olamazdı. Buna karşılık yer yer ortaya çıkan huzursuzluklar ve sıkıntılar Osmanlı aydın ve bürokratının bu konular üzerinde düşünmelerine sebep oldu.”[i] Bu bağlamda, gelişmeler eski klasik sistemin terk edilmesi, rüşvet ve kayırmacılığın yaygınlaşması gibi nedenlere bağlanırken diğer yandan da dönemin bazı aydın ve bürokratlarınca yöneticilere sunulmak üzere ortaya konan çözüm önerilerini içeren siyasetnamelerin hazırlanılması yoluna gidildi. Bunların farklı ve çeşitli içerikleri bulunmakla birlikte özellikle tımar sisteminin işleyişine ilişkin değerlendirmeler dikkat çekicidir. Halil İnalcık'a göre, “XVII. Asır başlarında İmparatorluğun çöküşünü haber veren Osmanlı siyaset-nüvislerinin, bilhassa tımar sistemi üzerinde durmaları da sebepsiz değildir. Çıkışından itibaren tımar sisteminin tarihî tekamülü gösterilmekle, Osmanlı İmparatorluğunun asıl çatısı ve tarihinin esas amillerinden biri meydana çıkarılmış olacaktır.”[ii] Kemal Karpat da geleneksel Osmanlı toplumundaki toprak sistemini, elitlerin doğuşunu etkileyen ve bu sınıfların hem geniş halk kitleleri, hem de resmî devlet kurumlarıyla ilişkilerinde onlara bazı güçler sağlayan temel ekonomik kurum olarak[iii] ele almaktadır. Toprak sistemi, Osmanlı Devleti’nde ekonomik, siyasî ve idarî yapılanmanın odak noktasını oluşturmaktadır denilebilir.
Osmanlı Devleti’nin Tanzimat'la sonuçlanan yozlaşma ve gerileme sürecinin birçok nedeni bulunmakladır ve bunların hepsi birbiri ile yakından ilgilidir. “XVII. yüzyıla gelindiğinde, hem merkezi idarenin hem de eyalet ve sancak yönetimini klasik şeklinden tamamen ayrılmış olduğu görülmektedir. Bunun temel nedeni ise tımar sisteminin niteliğindeki değişme ile ilgilidir. Harp güçlerinin oluşturulmasında artık eyalet askerleri içinde tımarlı sipahilerin yerini, valilerin kapılarında besledikleri ve çeşitli adlarla anılan askerler almışlardır.
Bu yüzyıldan itibaren ülke yönetiminin temel birimi sayılan sancaklarda da önemli değişiklikler görülmeye başlanmıştır. Tımar sisteminin bozulup yerini iltizamla yönetime bırakması yanı sıra vezir rütbesini almış kimselerin çoğalması, bunlar için unvanlarına uygun görevlerin bulunmamasına yol açmıştı. Daha önceleri ulema sınıfı için başvurulan uygulamaya yönetimde de yer verilmiştir. Vali olması gerekirken boş eyalet bulunmadığı için atanması yapılamayanlara duruma göre bir veya birkaç sancağın geliri arpalık olarak verilmiştir. XVIII. yüzyılda bu sistem iyice yer etmiş, birçok sancak arpalık olarak vekillerce yönetilir olmuştur. Bunun yanında XVII. Yüzyıldan itibaren Osmanlılarda toprak, devletin denetiminden çıkarak fiilen beylerin yerli güçlü ailelerin malîkaneleri durumuna gelmeye başlamıştı. XVIII. Yüzyılın bitiminde Doğu Anadolu'nun yanı sıra batıda da derebeyleşme eğilimleri artmıştı. XIX. Yüzyılın başlarından itibaren İmparatorluk gün geçtikçe her bakımdan kötü duruma düşmekteydi."[iv] Bu süreç beraberinde çözüm arayışlarını ve bir takım önlemlerin alınması zorunluluğunu da getirmekteydi. III. Selim ve II. Mahmut’un çabalarını bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Ancak, bu dönemde ortaya konan bütün reform ve ıslah çalışmaları bu gidişi durdurmaya yetmemiştir.
Osmanlı Devleti’nin ve toplumunun 1600'lü yıllardaki sarsıntılardan sonra belirginleşen değişimi, XVIII. Yüzyıla varıldığında, çok daha değişik bir yapı ve yeni anlayışlar ortaya çıkardı. “Artık ne ülke içinde padişahın mutlak gücünden söz etmek mümkündü, ne de dışa dönük genişleme siyasetinden. XVIII. Yüzyıldan sonra Osmanlı Devleti bambaşka bir değişim içine girdi; bir zamandır baş edemediği Avrupa'nın karşısında tutunabilmek için gittikçe Avrupalılardan daha çok şey öğrenmeye, Avrupa kurumlarını kendine mal etmeye, kısacası Avrupalılaşmaya, Batılılaşmaya başladı. Burada vurgulamamız gereken, batılılaşma sürecine giren Osmanlı devletinin XVI. Yüzyıldaki devlet yapısından çok uzak olduğu, hatta bir bakıma eski güçlülüğünün arayışı içinde batılılaşma yoluna girdiğidir. Yine, Osmanlı kurumlarının iç düzende ve dış genişlemedeki etkinliği birbiriyle ilişkili olduğu gibi bu kurumların değişiminde de iç ve dış etkenler karşılıklı rol oynamıştır.”[v] Bu etkenlerin gösterdiği ya da zorladığı ortak hedef ise, birtakım reform ve ıslahat çalışmalarının yapılması yönündeydi.
Bu yönde ortaya konan reform çalışmalarının ortak amacını, imparatorluğu yeniden canlandırmak ve Avrupa'nın gücü ile uygarlığının giderek artan biçimde egemen olduğu bir dünyada kendini korumak düşüncesi oluşturuyordu. Bir tür meydan okuma niteliğinde ortaya çıkan bu değişim süreci askerî ve ekonomik bir altyapıyı ve aynı zamanda bu yönde ortaya konacak birtakım çabaları gerekli kılıyordu. İlber Ortaylı’ya göre, Osmanlı İmparatorluğu, Batı Avrupa karşısındaki geri kalmışlığını XVIII. yüzyıldan beri askerî-teknik reformlarla kapatmağa çalışmıştır. Ancak modernleşme ile idarî, hukukî, malî reformların kaçınılmazlığı da anlaşılmıştır.[vi] Aynı konuda Davison da, eğitim sisteminde, adaletin sağlanmasında, hukukun modern yaşamın ihtiyaçlarını karşılayacak biçimde yenileştirilmesinde ve kamu yönetiminin örgütlenmesiyle etkinliğinin sağlanmasında da ilerleme kaydedilmesinin önemine dikkat çekmektedir. O’na göre Reform hareketlerinin arkasındaki temel dürtü, Avrupa'nın gözünü boyamak değil, tersine, çeşitli alanlarda bazı Batılı fikir ve kurumların benimsenmesini ya da uyarlanmasını içeren iç reorganizasyon tedbirleriyle imparatorluğu yeniden canlandırmaktı.
Osmanlı yaşamının çeşitli alanlarındaki reformlar birbirine bağlı bulunmasına ve herhangi bir alanda kaydedilecek ilerleme mutlaka diğer alanlara da yansıyacak olmasına rağmen, yönetimin reform sürecinin merkezinde yer aldığı ve bu yüzden yönetim yapısıyla idarî sistemin etkinliğinde yapılacak reformların diğer alanlarda başarılabilecek reformları büyük ölçüde etkilediği gerçeği değişmez. Her değişikliğin diğer değişikliklere bağlı olduğu bu dönüşlü süreçte, bütün alanlardaki reformların planlayıcısı ve yürütme aracı daima hükümettir. Otokratik Osmanlı geleneği ile Osmanlı toplumunun XIX.yüzyıldaki yapısı göz önüne alındığında başka türlüsü de olamazdı. Eski idare sisteminin XVI. yüzyılın sonlarından itibaren çürümesi ve o tarihten sonra imparatorluğun iç bünyesindeki baskılar karşısında yetersiz kalması, Osmanlıların zayıflığını başlıca nedenlerinden birini oluşturur. Bu bağlamda reformlar da yukardan gelmek zorundaydı. Yukarıdan aşağıya reform Tanzimat döneminin ayırt edici özelliğiydi; kaldı ki bu özelliğe o dönemden önce de daha sonra da sıkça rastlanmaktadır. İnisiyatif merkezî hükümetten gelmiştir, halktan değil. Reformu yapan kurum hükümetin kendisi olduğu için, yönetim yapısını ve idarî uygulamaları düzeltmekte atılan adımlar burada üzerinde durulmayı hak eden konulardır.”[vii] Bu anlamda, hem Tanzimat'ın kendisi yönetim merkezli bir reform girişimi olduğu için hem de çalışmamızın temel konusunu yönetim oluşturduğu için, burada ağırlıklı olarak Tanzimat'ın yönetim konusunda getirdiği değişikliklere ve özellikle de merkeziyetçi adem-i merkeziyetçi anlayış ve yapılanmalara değinilecektir.
A) Sanayi Toplumuna Geçen Batı, Osmanlı-Türk Toplumu ve Modernleşme
Geleneksellikten modernliğe geçiş anlamında en az dört yüzyıllık bir gelişme ve değişme sürecinin sonunda Batı, XVIII. yüzyıla gelindiğinde yepyeni bir döneme girerken aynı zamanda kendi iç dinamiklerinin ortaya koyduğu bir modernleşmeyi de yaşamıştır. Batı Avrupa'da XVII. Yüzyıldan başlayarak bilim ve teknolojide meydana gelen gelişmelerin neden olduğu ekonomik büyüme, toplumları, adına modernleşme denilen yeni bir yaşam tarzına, kültürel ve kurumsal değişim sürecine sokarak, etkileri dünya çapında hissedilen bir sosyal ve siyasal örgütlenme biçimi yarattı. Bu süreçle insanlık, modernite denilen yeni bir yaşam biçimine ve modernizm denilen ve düne ait olmayan bir dünyada yeniden şekillenmeye başladı.
Kökeninde Batının tarihsel ve toplumsal gelişim ve değişim sürecinin bulunduğu bu yeni durumu konumuz açısından tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş olarak nitelendirebiliriz. Teknolojik, ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasî-idarî bütün yönleriyle bu noktada Batı, dinamiklerini ve kontrolünü kendisinin belirlediği bir çerçeve içerisinde, Batı-dışı toplumlara fark atmış, bu farklılaşma ve öncülük pozisyonu nedeniyle de modernleşme ya da Batılılaşma gibi bir kavramı Batı-dışı toplumların gündemine yerleştirmiştir. Bu yeni durumu ve gelişmeyi gelişmiş ve azgelişmiş ülkeler-toplumlar ayrımı şeklinde de ifadelendirmek mümkündür. Artık, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçen Batı, yönlendiren ve kendisine benzenilmeye çalışılan, Batı-dışı toplumlar da bu yeni durum karşısında kendine bir yer ve yön belirlemeye çalışan bir başka deyişle yeni durumu intibak etmeye çalışan konumundadır.
Bu çerçevede ve yukarda ele alınan durumu ile Osmanlı-Türk devletine baktığımızda, modernleşme, batılılaşma çabalarını anlamak mümkün olabilir. Ancak burada, Osmanlı devleti ve toplumunun kendi iç dinamikleri ve zaman içinde bu bağlamda ortaya çıkan değişmeleri de göz ardı etmemek gerekir. Hem, Avrupa karşısında güçlü olmak, eski halini tekrar istirdat etmek gibi savunma ve kurtarma çabalarını hem de, güçlü hale gelen Avrupa'ya benzeyerek kurtulma gibi farklı saiklerle ortaya konan ve daha çok Tanzimat'la belirginleşen ıslahat hareketlerine tekabül eden bu çabalar, iç ve dış dinamikleriyle birlikte, bu dönem Osmanlı-Türk toplumunun ve ağırlıklı olarak siyasî-idarî sisteminin tepkilerini dile getirmektedir. Sonuç ve yaşanmakta olan, ekonomiden sosyal ve kültürel yapıya ve oradan da siyasî-idarî yapıya kadar bir modernleşme, batılılaşma sürecidir.
Bu süreçte, konumuz açısından ortaya çıkan iki noktayı açmakta yarar vardır. Bunlardan birincisi, bu dönemin hem Avrupa hem de Osmanlının kendi dinamikleri açısından bir merkeziyet çağı olmasına rağmen uygulamada ortaya konan ve bir zorunluluğu içeren adem-i merkeziyet anlayışıdır. Diğeri ise, resmi Batılılaşma sürecine dönüşen Tanzimat ve sonrasında ortaya çıkan tepkiler ve bu tepkilerin Osmanlıdan Cumhuriyete uzanan bir çizgi oluşturur nitelikteki pozisyonu ile ilgilidir. Bu anlayışların özellikle siyasî-idarî sistem içindeki ağırlıklı konumu bağlamında Tanzimat'tan Cumhuriyete ve günümüze kadar oluşan yerel yönetim ve merkeziyetçi-adem-i merkeziyetçi anlayışlar ile yapılanmalar üzerindeki etkisi yadsınamaz.
B) Yönetimde Modernleşme Çabaları ve Merkeziyetçilik Çağında Adem-i Merkeziyetçilik
Klasik Osmanlı idaresinin zaaf ve çöküşünün her alanda iyice belirgin hale gelmesi ve reform ihtiyacını tartışmasız öncelikli sorun niteliğini kazanmasıyla birlikte, XIX. yüzyıl, Osmanlı toplumu için tam bir dönüşüm ve reform çağı olarak tarihte yerini almıştır. Bu anlamda XVIII. yüzyılda başlayan askerî alandaki yenilik girişimleri, XIX. yüzyıla gelindiğinde, malî, idarî, sosyal ve kültürel yeni içerikler kazanmıştır. III. Selimle giderek belirginleşen yenileştirme hareketleri II. Mahmut’la kendini ağırlıklı olarak belli etmeye başlamıştır. “III.Selim’in ferormları pek başarılı olmamışsa da, halefleri için gedikler açmış yol göstermişti. Lale döneminde eski demir perdeyi yıkma süreci devam etmiş, Osmanlılarda bir batı düşüncesi yerleşmeye başlamıştı.”[viii]
Bu dönemde özellikle yönetim alanında atılan adımlar Osmanlı kamu yönetiminin modern anlamda kurumlaşmasını beraberinde getirmiştir. Bu anlamda adem-i merkeziyetçiliğin temel kurumları olan yerel yönetimlerin ayrı ve önemli bir yeri vardır. III. Selimden sonra iktidarı devralan II. Mahmut'un diğer bir çok önemli konularda olduğu gibi yerel yönetimin meydana getirilmesi sürecinin de başlatıcısı olduğu söylenebilir. “Bu çağda yeni bir dönemi başlatan Tanzimat Fermanı ile padişah, halka kanun önünde eşitlik; mal, can ve namus güvencesi; malî, idarî, askerî ve sosyal alanlarda da yeniliklerin yapılmasını, yeni kurumların tesisi ve yeni kanunların yapılmasını vaad ediyordu.
İdarenin yeniden düzenlenmesi ve modernleştirilmesi için öncelikle malî kaynaklara olan ihtiyaç reform zorunluluğunu daha da arttırıyordu. Zaten Osmanlı devletinin çöküşünün en önemli sebeplerinden biri malî sistemdeki bozukluktu. Vergilerin toplanması, tespiti ve yönetiminde ciddî sıkıntılar yaşanmaktaydı. İltizam usulü bir çözüm olmamış tam tersine yeni sıkıntılara sebep olmuştu. Bunun içindir ki Tanzimat Fermanı özellikle iltizam sisteminin yerini alacak muntazam bir vergilendirme sistemi sözü vermekteydi. Bu amaçla Bab-ı ali taşraya vali derecesinde yetkili muhassıllar gönderdi. Malî yenilikler ve iltizam usulünün kaldırılması meyanında vilayetlere gönderilen muhassıllara burada yardımcı olacak Muhassıllık Meclisleri adında kurullar tesis edildi. Daha önce II. Mahmut döneminde valilere yardımcı olması amacıyla oluşturulan Meşveret Divanı örnek alınmıştı.”[ix] Muhassıllık meclislerinde meclis başkanlığını muhassıl yerine getirirken, eyaletlerde bu görev valiye verilmiştir. Ancak beklenen sonuca ulaşılamadığı için kısa bir süre sonra muhassıllık kaldırılmış, ülke yönetimi yeniden ele alınırken meclisler de bir değişime uğramıştır. “Muhassllık meclislerinin adları Memleket Meclisine dönüştürülürken ,yapısında ve işleyişinde önemli bir değişiklik olmamakla birlikte, sancak merkezlerinde kaymakamlar, eyaletlerde ise valiler meclislerin doğal başkanları oldular. Bu yapılanma ile, 1842- 1849 yılları arasında Tanzimat'ın taşrada uygulanmasında memleket meclislerinin önemli etkinlikleri oldu.”[x]
Muhassıllık meclisleri ve iltizam sistemi ile ilgili gelişmeleri Halil İnalcık ise, Sened-i İttifak-Gülhane Hattı ikiliği çerçevesinde ele almaktadır. Ona göre, siyasî tarih bakımından Sened-i İttifak, büyük ayanın devlet iktidarını kontrol altına alma teşebbüsünü ifade etmektedir; Gülhane Hattı ise ona karşı Padişahın mutlak otoritesini savunarak merkeziyetçi devlet idaresinin, başka deyimle bürokrasinin işlere mutlak bir şekilde el koymasını ifade eder. Bir başka açıdan bakılırsa, birincisi gelenekçi, diğeri moderndir. Biri o zaman eyaletlerde hakim kuvvetlerin menfaatlerinin ve hayat görüşünün ifadesi ise, diğeri merkezi devleti ve onun o zamanki iç ve dış şartlar karşısında menfaatlerini en iyi temsil ettiğine hükm edilen batıcı idarecilerin idealini ifade eder. Tarihî oluş içerisinde bu iki hareket birbirine sıkı bir şekilde bağlıdır. Sened-i İttifak ve Gülhane Hattı siyasî bir mücadelenin birbirini kovalayan iki safhasından başka bir şey değildir. Bu itibarla ölü bir vesika olarak kalmış olmakla beraber, sened-i ittifakın büyük bir tarihî manası vardır.[xi] İlber Ortaylı ise, Sened-i İttifakı çok gecikmiş Magna Carta olarak nitelendirmekte ve modern devlet yapısı ve ideolojisi ile uyuşmaz bir belge olduğunu belirtmektedir. Sened-i İttifak, Osmanlı devletinde hürriyetlerin ve parlamentarizmin gelişmesini sağlayamayacağı gibi güçlü bir merkezî devletin varlığını da tehdit etmiş, padişahın ve merkezi devlet bürokrasisinin tepkisine neden olmuştur.[xii] Bu belgenin Magna Carta niteliğine İdris Küçükömer de dikkat çekmektedir; Ona göre, Osmanlı toplumunda büyük toprak mülkiyetine bağlı yeni bir sınıf olarak beliren ayan gerçeği karşısında eğer, İngilizlerde olduğu gibi bir Magna Carta aranacaksa, bu olsa olsa Sened-i İttifakta bulunabilir."[xiii]
Vergilerin tespiti ve cezalandırmada hukuk devleti arayışı noktasındaki benzerliklere rağmen bu konuda, karşı görüşte olan Niyazi Berkes'e göre ise, bu iki belge arasında benzerlik aramak doğru değildir. Başlangıçta lordlara da hak tanıyan Magna Carta zaman geçtikçe burjuvaları da bir heyet, bir sınıf veya etat anlamında kapsamına alan bir anlayış ve uygulamaya vardırılabilmişti. Osmanlı devletinde ise, böyle bir feodalizmden bahsetmek söz konusu olmadığı gibi, Sened-i İttifak da, feodal hakları olan beyler sınıfı ile beylerin en üstünde yer alan hükümdar arasında yapılmış bir sözleşme niteliğinde ortaya çıkmamıştır. Ne İslam, ne de Osmanlı hukukunda ulema, umera ve reaya hukuk karşısında bir heyet, bir sınıf olarak görülmüşlerdir. Haklar ancak bireyler için söz konusudur. Bu temel farklar nedeniyledir ki, İngiltere'de Magna Carta demokratik bir gelişmenin kapılarını aralarken, Osmanlı devletinde Sened-i İttifakın böyle bir işlevi olmamıştır.[xiv] Bu işlevsel farklılık, Batı-Batı-dışı ayrımı bağlamında, Avrupa ve Osmanlı-Türk toplumunun merkeziyetçilik-adem-i merkeziyetçilik ilişkileri ile yerel yönetim-kent yapılanmalarının ortaya çıkıp, gelişmesinde önemli bir noktayı oluşturmaktadır. Ahmet Davutoğlu ise böyle bir karşılaştırmayı anlamsız bulmaktadır. Buna göre, iki farklı sosyal, siyasî ve ekonomik birikime sahip iki toplumda yaşanan iki tarihî olgu arasında asırları aşan bir mukayese zemini oluşturmaya çalışmak ancak ve ancak böylesi bir zemini anlamlı kılacak büyük ölçekli bir teorik çerçeve ile mümkündür. Halbuki bu tür mukayeseler genellikle evrenselliğine inanılan bazı olguların büyük genellemelerle her toplumda farklı dönemlerde tezahür ettiği varsayımından kaynaklanmaktadır.[xv] Bu ise önyargılı ve yanlış sonuçlara yol açmaktadır.
XVIII. yüzyıl, Avrupa'da orduların, malîyenin ve yönetimin modernleştiği, merkeziyetçi yönetimin güçlendiği bir dönemdir. Başka bir deyişle sanayi devrimi sonrası sanayi toplumu özelliklerinin yaygınlaştığı bir zamanı anlatmaktadır. Aynı zamanda bu dönem, Osmanlı ülkesinde geri kalmışlığın, Avrupa'nın ortaya koyduğu farkın farkına varıldığı bir döneme rastlamaktadır. Bu farkı kapatma gibi bir dış saikle, mozaik toplum yapısı, sürekli gerileme gibi iç saikler birleşince Osmanlının da merkeziyetçi bir yönetim yapılanmasına gitmesi kaçınılmazdı. Merkeziyetçi, bürokratik, otokratik ve Batıcı nitelikleri içeren bu reformlar yapılırken Osmanlı Devleti bir yandan da adem-i merkeziyetçi sayılabilecek bazı uygulamalara gidiyordu. İlber Ortaylı bunu merkeziyetçilik çağında yerel yönetimin gelişmesi gibi paradoksal bir içerikle ifade ediyor. Ona göre, “Türkiye'de yerel yönetim geleneği modern merkeziyetçilikle yaşıttır denebilir. Uzun bir tarih içinde gelişen ve endüstri çağının idarî merkeziyetçilik döneminde kabuk değiştirerek, yeni koşullara uyum sağlayan Avrupa'daki yerel yönetimin tersine ülkemizde yerel yönetim; Bab-ı ali, imparatorluğu etkin bir biçimde kontrol etmeye giriştiği ve kısmen bunu başardığı bir dönemde doğdu. Bu gücün maddi temelleri çoktan oluşmaktaydı ve tüm imparatorluğun idarî yapısı, bu gelişen maddi temele göre önemli bir değişim geçirmekteydi.
Teknik ve ulaşım ağı vasıtasıyla merkeziyetçiliğini artırmaya çalışan Osmanlı devleti başta taşra eşrafı olmak üzere yerel güçlerin açık ve gizli tepkisi ile karşılaştı. Eski otoritesini kaybetmekten korkan taşra eşrafı ilk anda direnişe geçmişti, ancak, yeni idarî örgütlenme ilerledikçe, bu sefer de idare meclislerine ve benzer organlara üye olup, nüfuzlarını sürdürme imkanını elde etmekte gecikmediler Belediye idarelerinin kurulmasını da, reform hareketlerinin bu genel niteliği içinde değerlendirmek gerekir."[xvi] Merkeziyetçiliği arttırmak isterken ortaya çıkan bu adem-i merkeziyetçi nitelikte bu yerel yönetim uygulaması Osmanlı yerel yönetimlerini Batı Avrupa yerel yönetimlerinden ayıran önemli özelliklerden biridir.
Yerel yönetim kurumlarının ilk örneği sayabileceğimiz Muhassıllık Meclisleri, memleketin durumuna göre verginin tespit, tevzi ve peşin tahsilini yapacaktır. “Bu meclislerde muhassılın yanına merkezden atanan iki katip, o memleketin hakimi, asker zabiti ve ileri gelenlerinden dört kişi bulunacaktı. Gayri müslim ahalinin bulunduğu yerlerde metropolid veya hahambaşı da yer alacaktı. Muhassıllık meclisleri, esas itibariyle merkezî idarenin taşradaki organları olmakla birlikte buraya yerel halkı temsilen bazı önderlerin seçimle veya tayinle girmeleri yerel yönetimin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Bu meclislerin merkezî idareden ne özerklikleri ne de hukukî kişilikleri vardı. Merkezî idareye rağmen ve ona karşı da değillerdi., onların varlıkları merkezî idarenin tasarrufuna bağlıydı. Temel işlevleri de merkezin iktidarında olan malî konulardı ve merkez adına iş yapıyorlardı. Fakat yine de yerel temsilcilerin hukukî bir düzenlemenin bir sonucu olarak burada yer almaları, kendi varlıklarını kabul ettirmeleri, bir bakıma siyasal katılmayı gerçekleştirmiş olmaları, ortak idarî ve siyasal konularda kanaat beyan etmeleri ve iradelerini kullanmaları yerel yönetime gidişte önemli bir aşama olarak kabul edilebilir.”[xvii] Bu konuda İlber Ortaylı da, bu tür girişimlerin Türkiye'de yerel yönetim geleneğinin çekirdeği sayılması gerektiğini vurgulamaktadır.[xviii]
Yine, Birgül Güler ise, Osmanlı Devletinin muazzam devlet geleneğinin, 1840'lı yıllardan başlayarak tutarlı, işlek ve güçlü bir yerel yönetim sisteminin oluşmasını kolaylaştırdığına dikkat çekmektedir. Buna göre fermansız, yönetmeliksiz bir tek adım atılmayan bir devlet yapısı içinde yerel meclisler, yerel çıkar grupları ile yerel ve merkezî bürokrasi arasındaki ilişkileri güçlendirmiş, pekiştirmiştir. 1840'da kurulan yerel meclisler, Güler'e göre, feodal rantın merkezi-feodal devlet ile yerel feodal beyler arasında yeniden bölüştürülmesinin aracı olarak ortaya çıkmıştır. Feodal rantı yeni bir biçimde bölüşmek gibi bir amaç, kaçınılmaz olarak geleneksel egemenlik ve yönetim araçlarından vazgeçmeyi içerir. Bunun anlamı, geniş üretici kitleler üzerinde güç ve otoritenin yasallaştırılmasını sağlayan mütesellim, voyvoda, resmi ayan, mültezim gibi unvanları ile birlikte meşru otoritelerinden yoksun kalan kesimlere, ayrıcalıkları bu kez bireysel değil, sınıf olarak kullanmak üzere meclis üyeliği statüsü vermiştir. Ayan ve eşraf bu ayrıcalığı, iltizam sisteminin geri gelmesiyle olabilecek en etkin biçimde kullanmıştır. Zaten, yerel meclislerin temsil tabanı da yalnızca ayan ve eşrafı, bunun da en üst kesimini kapsayacak kadar dar tutulmuştur.[xix]
Muhassıllık meclislerini Türk yerel yönetimlerin ilk çekirdeği olarak gören ancak aynı bağlamda ortaya konan bu tespitler üç noktayı aydınlatmaktadır. Birincisi, Osmanlı devleti bu düzenlemeleri, adem-i merkeziyetçilik olsun diye değil günün şartlarının zorlamasıyla geldiği noktada duyduğu bütüncül reform ve çıkış arayışlarının bir parçası olarak yapmıştır. Tam aksine bu dönem Osmanlı devletinin kendini en çok merkeziyetçi olmak zorunda hissettiği bir zaman dilimine tekabül etmektedir. Tanzimat fermanı ile ilan edilen ilkeler, merkezileşme sürecinin önünde büyük bir engel oluşturan mevcut sosyal, siyasal ve idarî yapı ve işleyişe bir müdahale niteliğini taşımaktadır. Bu anlamda yerel meclisler, merkezîleşirken adem-i merkezileşmeye beşiklik etme noktasına denk düşmektedir. Burada yapılabilecek ikinci tespit ise, bu uygulamanın başlangıç itibariyle bile Türk yerel yönetimlerinin Batıdaki yerel yönetimlerden ne denli farklı ekonomik, sosyal, siyasal ve idarî şartlarda ortaya çıktığını görmemize ilişkindir. Konuyla ilgili üçüncü tespit ise Tanzimat hareketinin kapsamı ve boyutları ile ilgilidir. Eğer Tanzimat uygulaması, temel toplumsal ilişkilere müdahale etseydi, diğer bir deyişle yerel meclislerin temsil ettiği taban tüm toplumsal kesimlere yaygınlaştırılabilseydi durum ne olurdu. Böyle bir oluşum çerçevesinde yerel yönetimler mevcut saltanata karşı sosyal- siyasal bir muhalefetin odağı haline gelebilir miydi? Bu sorunun cevabı olmamakla birlikte, eğer bu olsaydı Türk yerel yönetim geleneği ve Batı tipi yerel yönetimler arasındaki karşılaştırmalara ilişkin daha ilginç ve benzer açıklamalar yapma imkanı olabilirdi.
Tanzimat ve sonrasında merkeziyetçilik- adem-i merkeziyetçilik dinamiklerine ilişkin bu açıklamalardan sonra Tanzimat'ın genel olarak yönetim yapısında ortaya çıkardığı değişiklikleri, modernleşme kavramını da içerecek biçimde ele alabiliriz. Çünkü Tanzimat, sosyal, malî, siyasî ve idarî yönleriyle oldukça geniş bir düzenlemeyi beraberinde getirmektedir. “Tanzimat, Osmanlı devletinde ve toplum hayatında yaklaşık iki yüz yıldan beri süregelen reform ya da ıslahat ihtiyaç, eğilim ve girişimlerinin tatbikata intikal etmiş önemli bir aşamasını oluşturmaktadır. Tanzimat'a gelindiğinde, Osmanlı reform hareketi, öncekilerden farklı olarak, nitelik yön, hız ve kapsam bakımından büyük bir değişiklik gösterdi. Bu reform hareketi, kendi dönemiyle sınırlı kalmadı, I. ve II. Meşrutiyet rejimlerini, birçok fikrî ve siyasî hareketi ortaya çıkardığı gibi, Türkiye Cumhuriyeti'nin temelini oluşturan kurum ve fikirlere de kaynaklık etti. Bunu belediye ve il özel idaresinden, Sayıştay ve Danıştay’a, Bakanlıklardan memur rejimine kadar genişletmek mümkündür.
Merkeziyetçilik ve bürokratikleşme, Tanzimat'ın yönetim anlayışının temel özelliğini meydana getirir. Bu nitelikler uygulamada büyük sıkıntıları da beraberinde getirmiştir.”[xx] XIX. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğunda merkeziyetçi devlet felsefesi ve eğiliminin egemenliği açıkça görülebilmektedir. Modernleşme bürokratik örgütlerin büyümesini hızlandırmakta ve devlet faaliyetlerindeki uzmanlaşma, merkezde ve vilayetlerdeki örgütlerde şubeleşmeyi beraberinde getirmektedir. Merkezi hükümet sanayiden eğitime kadar hayatın her alanını düzenleme eğilimindedir. Tanzimat dönemi, idarî modernleşme ihtiyacının şiddetle hissedildiği bir yüzyılıdır. Bu idarî modernleşme ise kaçınılmaz olarak, hukukî, kültürel, siyasal ve sosyal değişmeyle birlikte gelişmiştir. “Tanzimat'ta yenileşme, Avrupa modeline göre tek bir değişme çizgisi izledi. Bu dönemde Batılı kurum ve sistemlerle, geleneksel Osmanlı kurum ve değerleri uzlaştırılmaya çalışıldı ve zaman zaman da mücadele etti. Bu durum, ikili kurumsal yapıyı ve değerler sistemini ortaya çıkardı.”[xxi] llber Ortaylı, bu ikili yapının oluşması ve mücadele sürecinin içeriğini imparatorluğun en uzun yüzyılı olarak ifade etmektedir. Çünkü o yüzyılda Türk toplumu en önemli dönemini geçiriyordu. Bütün yaşam biçimini, alıştığı teknik altyapıyı bir şekilde değiştirmek, kendini değişen dünyaya uyarlamak zorundaydı. Ancak, bu tarihî değişimi en sancılı şekilde geçiren sadece biz değildik. İngiltere'nin Sanayi Devrimi diye adlandırdığı dönemde, köyler boşaltılmıştı. İnsanlar yollarda ölüyorlardı. XIX. yüzyılın Londra'sı bizim Tanzimat'çıları korkutmuştur. Bunun bir de, Batı medeniyetinin Osmanlı insanını ikna edememiş olması yönü vardır. İkna olamamıştı ve ikna olması için şartlar da yoktu. Tamam Avrupa medeniyeti, buhar, kuvvetli, donanımlı ordular, zenginlik demekti... Ama bunun arkasında da kapitalist değişimin sancıları, her şeyin yıkıldığı bir Avrupa vardı. Bu, geleneksel toplumları, onun dinginliğini ürkütüyordu. O günün Doğulusu Avrupa'dan çekinen insan, bugünün Doğulusu ise intibak eden.[xxii] Bu analiz aslında ekonomik dönüşüm sürecinin, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş aşamasında, Batı ve Batı-dışı toplumların görünümünü ve temel niteliklerini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Tanzimat, bu noktalarda farklılıkların, niteliklerin, değişim ve dönüşümlerin net bir şekilde gözlemlenebileceği bir zaman dilimini içermektedir. Tanzimat, Osmanlı-Avrupa ilişkilerinde yeni bir evreyi simgelemektedir. Önceki ıslahat hareketleri, Osmanlı devletinin kendi yönetim ve medeniyet anlayışının bir eseri olarak gerçekleşmekle birlikte Tanzimat, Batılılaşmanın bir eseridir; Avrupa kültür ve medeniyetinin etkisinin daha fazla kendini hissettirdiği bir dönemde ortaya çıkmıştır. Bu anlamda Tanzimat, ekonomik dönüşüm süreci bağlamında, Batı toplumlarının Batı-dışı toplumlar içinde yer alan Osmanlı devleti karşısında farklılaştığı ve bununla birlikte öne geçtiği bir dönemi işaretlemektedir. Diğer bir deyişle öncesi de bulunan bir değişim süreci, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş anlamında ve Batı-Batı dışı ayrımı bağlamında, gözle görülür hale gelmiştir. Bu görünüm birtakım nitelikler ve özelliklerle ortaya çıkmış ve Osmanlıdan Cumhuriyete bir çizgi oluşturmuştur.
Merkeziyetçi ve bürokratikleşmenin yanında, reformcu ve inkılapçı bir nitelik taşıması, Tanzimat'ın en önemli özelliklerindendir. “Ülkemizde bilhassa bürokratik reform anlayışının arkasında yatan varsayım XVIII. yüzyıldan beri Osmanlı-Türk aydınının düşüncesini belirleyen modernleşme sürecine ilişkin kavram çerçevesinde yatmaktadır. Söz konusu yaklaşım, modernleşmeyi Batılılaşma, batılılaşmayı da Batının belirli bazı kurumlarını alarak onlara benzeme olarak kabul etmiştir. Bu Türkiye'ye özgü bir sorun değildir ve hemen bütün azgelişmiş ülkelerde benzer tutumlara rastlanmaktadır. Ancak, Osmanlı-Türk devletinde modernleşme sürecinin başlangıcının Lale Devrine kadar uzandığını ve modernleşmenin Batı toplumlarının bazı kurumlarını aktarmak ile eş anlamlı tutulmasına karşın eleştirilerin ancak İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yoğunlaştığını göz önünde tutarsak konunun ülkemiz açısından taşıdığı önem daha iyi anlaşılır.”[xxiii]
Türk toplumu açısından modernleşmeyi Lale Devrine kadar dayandıranların başında Mümtaz Turhan gelir. Ona göre, Lale Devrinden II. Mahmut dönemine kadar geçen süre serbest kültür değişmeleri olarak ele alınabilir. II. Mahmut döneminden sonra cumhuriyete kadar sürüp giden merhaleyi de mecburî kültür değişmeleri kategorisinde değerlendirilebilir. Turhan, bu iki dönem arasında kalan III: Selim dönemini ise geçiş dönemi olarak nitelendirmektedir. Kültürel anlamdaki bu yaklaşım, siyasî-idarî değişimle de yakından ilgilidir.[xxiv] İlber Ortaylı'ya göre de Osmanlı modernleşmesi Tanzimat devriyle sınırlanamaz, daha eskiye uzanan bir olgudur. Yine Osmanlı modernleşmesi, otokratik bir modernleşmedir. İç ve dış gelişmeler, hayatının son kırk yılında imparatorluğu bu otokratik modernleşmeden anayasal bir monarşiye kadar sürükledi. İmparatorluk genç Cumhuriyete parlamentarizm, siyasal parti kadroları, basın gibi siyasal kurumları miras bıraktı.[xxv]
Osmanlının Islahat hareketlerinin bu otokratik niteliğinin bir yönünü de reformcu ve inkılapçı bir özellik taşıması oluşturmaktadır. “Siyasî-idarî değişme, beşerî yönlendirmenin bir eseri olarak yönetimden halka empoze edilen bir süreç izlemiştir. Halkın, bu hareketlerde aktif bir rolü yoktur. Bütün yenilik hareketleri gibi, haklar ve özgürlükler de tepeden gelmiştir. Bunlar tepeden bir ihsan olarak verildiği için, yine tepeden kolayca geri alınabilmektedir. Türkiye'de hak ve özgürlükler için mücadele etme kültürü gelişmemiştir. Oysa Batı'daki idarî-siyasî değişiklikler, halktan yönetime doğru intikal eden bir etkinin ve mücadelenin sonucudur.”[xxvi] Osmanlı toplumsal ve siyasî-idarî örgütlenmesiyle batı toplumlarında ortaya çıkan yapılanmalar arasındaki fark yalnızca bununla sınırlı değildir. Metin Heper bu farka dikkat çekerken patrimonyal niteliği öne çıkarmaktadır. O’na göre Türk kamu bürokrasisinin bürokratik yönetim geleneği, Osmanlı patrimonyal geleneğinin devamıdır.[xxvii] Şerif Mardin'e göre ise, Batıda ortaçağ toplumunu ayırt eden patrimonyalizm ve feodalizm ilkelerinden Türkiye'de en ağır basan ilke patrimonyalizm olmuştur. Hatta daha da ileri gidilerek, kuruluşundan az sonra, patrimonyal bürokrasi çizgilerinin Osmanlı devletinin en ayırdedici yönü olarak belirdiği söylenebilir.
Yine Mardin'e göre, Osmanlı devleti, hem Machiavelli, hem de Montesquieu'nin, doğu istibdadı ile Batı feodalizmi arasındaki ayrılığı meydana getiriyor diye gördükleri ara tabakalardan yoksundu. Hegel'in medenî toplum diye adlandırdığı o temel yapı unsurundan, merkez hükümetinden bağımsız olarak işleyebilen ve mülkiyet haklarına dayanan toplum bütünü burada görünmüyordu.[xxviii] Bu fark Batı Avrupa toplumları ile Osmanlı-Türk devleti de dahil olmak üzere Batı-dışı toplumları ayıran önemli bir özelliktir ki bunun sonuçlarını yönetim yapısından yerel yönetim-kent anlayışına ve siyasal örgütlenmelere kadar geniş bir alanda görebiliriz.
Sayılan nitelikleriyle Tanzimat döneminin değişim sürecindeki en önemli aracı bürokrasi olmuştur. Bu değişim süreci, toplumu yönlendirme aracı olarak bürokrasi ve yeni kuralların devreye sokulmasını gerekli kılmıştır. Metin Heper'e göre, “Osmanlı-Türk devletinde bürokrasi yakın zaman kadar bir statü elit tipinde görünmüştür. Osmanlı Devleti’nde modernleşme süreci içinde ve özellikle Tanzimat'tan itibaren, malî ve diplomatik işlevlerin önem kazanması ile sivil bürokrasi siyasal karar mekanizmasında mühim rol oynamaya başlamış ve bu mekanizmanın kurumlaşması bir takım kurullar vasıtasıyla yapılmıştır. Bürokratlardan kurulu bu kurullar adeta yasama görevi görmüşlerdir. I. ve II. Meşrutiyet devirlerinde askerî bürokrasi ile bir oligarşi teşkil eden sivil bürokrasi Birinci Cumhuriyette siyasal-bürokratik elitin önemli bir bölümünü oluşturmuştur. Daha doğrusu, bürokrasinin üst basamakları ile siyasal elit kaynaşmıştır.”[xxix] Bu yapı, Tanzimat'tan Cumhuriyete bir çizgi niteliğinde kemikleşmiş ve Türk siyasî-idarî hayatında oldukça etkin ve belirleyici bir rol oynamıştır. Bu etki alanını, merkeziyetçilik-adem-i merkeziyetçilik ilişkilerinden, kapitalizmin-liberalizmin gelişmesine ve demokrasi anlayışı ve uygulamasından yerel yönetim-kent yapılarına kadar geniş bir yelpazede ele almak mümkündür.
Tanzimat'la belirginleşen Osmanlı modernleşme süreci, tepkileri ve destekleri içeren birçok fikir akımı ve hareketin doğması gerçeğini de beraberinde getirmiştir. Merkeziyetçi bir nitelikte yürütülen resmî batılılaşma politikası ya da modernleşme hareketini başlatan Tanzimat sürecine, ülkenin tüm siyasal, kültürel ve bilimsel etkinlik, hak ve özgürlüklerini hem kullanan, hem de temsil eden başkentte önemli bazı tepkiler gelmiştir. Bu tepkileri, Tanzimat'tan Cumhuriyete uzanan niteliğiyle, merkeziyetçilik ve adem-i merkeziyetçilik ilişkileri açısından ele almak gerekir. Çünkü bu iki çizgi, Türkiye Cumhuriyetinin, özelde merkeziyetçi ya da adem-i merkeziyetçi niteliği, genelde ise siyasî-idarî yapısının oluşmasında doğrudan etkili olan bir sürekliliği içermektedir.
II- TANZİMAT'TAN CUMHURİYET'E İKİ TEMEL ÇİZGİ
Tanzimat'la birlikte belirginleşen ve Cumhuriyet dönemine uzanan iki temel çizgiyi anlayabilmek için önce, Tanzimat'la birlikte ortaya çıkan fikir akımlarına ve örgütlenmelerine kısaca bakmak gerekir. Ayrıntıları ve iç içe geçen niteliğiyle konumuzun dışında kalmakla birlikte, özellikle Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan merkeziyetçi ve adem-i merkeziyetçi anlayışları, bunların siyasî-idarî sitem içinde edindikleri yeri ve dolayısıyla Tanzimat'tan Cumhuriyete yerel yönetim anlayışını, merkeziyetçi-adem-i merkeziyetçi yapılanmaları daha iyi anlayabilmek için kısaca bunlara değinmekte yarar vardır.
Tanzimat'la birlikte Osmanlı başkentinde öncelikle iki tepki ortaya çıkmıştır. Bunlardan en önemlisi Yeni Osmanlılar hareketidir. “Yeni Osmanlılar, tıpkı Tanzimat bürokratları gibi Tercüme Odası veya Batılı eğitim kurumlarında yetişmiş olan ve Tanzimat'ı birçok açıdan yetersiz bularak eleştiren aydınlardan oluşmuştur. Yeni Osmanlılar, Tanzimat'çıların sömürü olgusunu anlayamadıklarını, Batıya maddî ve manevî olarak bağımlı bir sınıf oluşturduklarını ve sınıf içgüdüsüyle davrandıklarını, kendi kültürlerini ihmal ettiklerini, buna karşılık ise ancak yüzeysel anlamda Batılılaştıklarını söylemekte, eleştirilerini bu alanlarda yoğunlaştırmaktadırlar. Meşveret ilkesini öne çıkaran Yeni Osmanlılar bu ilkeye dayanarak meşrutiyetçi bir yönetimin gerçekleştirilmesi için mücadele etmişlerdir.
Yeni Osmanlılar hareketi Tanzimat'ın açtığı yolda, ancak Tanzimatçıların mekanik bir sistem transferi anlayışına dayalı Batıcılıklarına karşı daha bilinçli bir Batılılaşmayı, İslami temeller üzerinde evrimleştirilmesi gereken ve Osmanlı paradigmasını dikkate alan ama yine de sistemli olmayan bir anlayışı savunmaktaydılar. O nedenle genelde Osmanlıcı diyebileceğimiz bir siyasal birlikçiliği amaçladılar. Yeni Osmanlılar hem Batıyı, hem de Osmanlı merkeziyetçiliğine bağımlılıklarını sürdürdüler.”[xxx] Bu arayış ve çatışmalar gelecekte, sözü edilen bu çeliş
| Doç.Dr.Mustafa AVCI |
| OSMANLI UYGULAMASINDA İNFAZI ÖZELLİK GÖSTEREN HAPİS TÜRLERİ: KALEBENTLİK, KÜREK VE PRANGABENTLİK |
| I-GİRİŞ Kişisel özgürlüğe (şahsi hürriyete) müdahale ya hukuka aykırı ya da uygun olur. Hukuka aykırı müdahale kim tarafından yapılırsa yapılsın suçtur. Hukuka uygun müdahale ise suçun işlenmesinden önce, yargılama sırasında, hükümden ve infazdan sonra olmak üzere çeşitli aşamalarda söz konusu olur. Suçun işlenmesinden önceki müdahale, suçun hazırlık hareketleri safhasında veya icra hareketleri başlamış, ancak henüz netice gerçekleşmemiş olduğu durumda yani suçüstü halinde müdahale olarak ikiye ayrılır. Suçun hazırlık hareketleri safhasındaki müdahaleye önleme hapsi veya yakalaması, icra hareketleri sırasındaki müdahaleye ise cebir ve tazyikle suçun önlenmesi denir (ihmali suçlarda icra hareketlerinin bölünmesi ve suça iştirak düşünülmese de hapsen tazyikle ihmal edilen hareketin icra ettirilmesi mümkündür).[1] Yargılama safhasındaki müdahale, şüphelinin yakalanması, gözaltına alınması, tutma, adli kontrol, tutuklama, gözlem (müşahede) altına alma gibi koruma tedbirlerini anlatır. Bir kimsenin suçluluğu tespit edilmiş ve ona hapis cezası verilmişse müebbet veya muvakkat hapis cezası uygulanır. Ceza sorumluluğu mevcut olmadığı için veya ek olarak hürriyeti bağlayıcı güvenlik tedbiri hükmolunmuşsa bu yaptırımlar da infaz edilir. Günümüzde ağır hapis, hapis ve hafif hapis şeklinde tasnif edilen hapis cezaları, tarih içinde infaz tarzına göre, ağır işlerde çalıştırmayı[2] içeren hapis anlamında[3] kürek ve prangabentlik, bir kale içinde ikamete mecbur etme şeklinde ise kalebentlik olarak adlandırılmıştır. Kalebentlik, hapisten daha hafif bir ceza sayılan ve şahsi hürriyeti kısıtlayıcı ceza olan sürgün ile hapsi bünyesinde birleştirmiş, ancak hapsin infaz rejiminden daha yumuşak bir rejim öngörülmüştür. Bu yaptırımların hepsi, hapsin birer infaz tarzı olarak ya süreli, ya da süresiz hüküm şeklinde olur. Süresiz hüküm, mahkumun uslanması şartına bağlı olarak hapis süresinin önceden belli olmaması ve infaz edenlerin takdirine bırakılmasıdır. Süreli hapis ise müebbet ve muvakkat olmak üzere ikiye ayrılır. Müebbet hapis, mahkumun ölümüne kadar devam eder. Muvakkat hapis ise uzun ve kısa süreli olmak üzere alt ayrımlara tabi tutulabilir. Osmanlı hukukundaki hürriyeti bağlayıcı cezalar, müebbet kürek (katle bedel), muvakkat kürek, süresiz, müebbet ve muvakkat hapis, müebbet ve muvakkat kalebentlik, müebbet ve muvakkat sürgündür. Hafifletici sebeplerin varlığı halinde bir alt cezanın, ağırlatıcı sebeplerin mevcudiyeti ile infaz sırasındaki firar[4] veya başka bir suç işlenmesi durumunda bir üst cezanın verilmesi mümkündür.[5] Hapsin bu şekilde tasnif edilmesi zarureti, mahpusların boş bırakıldığı takdirde hem bozulmamaları, hem de toplum için bir yük oluşturmamaları için onların emeklerinden yararlanılması düşüncesinden kaynaklanmıştır. Bu sebeple bir geceliğine gözaltına alınan serserilerden (sokak serserilerinin toplattırılıp gece boyu hapsetmek yerine hamam sahiplerine teslim edilerek sabaha kadar çalıştırılmaları söz konusu oluyordu.[6] İstanbul’da dilencilik yapanların çalıştırılmak üzere Anadolu’ya gönderildiğini gösteren ilginç bir belge mevcuttur),[7] ömür boyu kürek cezasına çarptırılanlara kadar bütün mahpusların mümkün olduğunca boş bırakılmaması, böylece emeklerinden yararlanılması cihetine gidilmiştir. İnfazı tamamlanmış bulunan hükümlünün mükerrirliğinin önlenmesi amacıyla genel güvenlik gözetimi veya görevli diğer elemanlarca (denetimli serbestlikte olduğu gibi) gözetim altında tutulması mümkündür. II-OSMANLI HUKUKUNDA HAPİS CEZASI A-KLASİK DÖNEM Hapis (habs) Arapça bir kelime olup sözlük anlamı yakalamak, tutmak, tutuklamak, alıkoymak,[8] engellemek ve hürriyeti kısıtlamaktır. Yani hapis, tahliye olmanın (serbest kalmanın, hareket serbestisinin) zıddıdır.[9] Terim olarak hapis, “bir kişinin ev,[10] mescit vb. kapalı bir yerde tutulması, hasmının şahsi takibi ve gözetimine[11] bırakılması gibi yollarla hukuki tasarruflarının engellenmesi,[12] hürriyetin selbi veya takyidi[13] şeklinde tanımlanır. “Hürriyet-i şahsiyeye müteallik cezalardan olan hapis, hürriyet-i şahsiyenin izale ve ıskat olunmasıdır.”[14] “İslâm ceza hukukunda örfen suçluyu mahalli mahsusunda alıkoyup bir tarafa bırakmamak demektir.”[15] “Hapis bir şahsı bir yerde nezaret altında bulundurmaktır.”[16] İslam hukukunda tazir cezalarından sayılan hapis,[17] Osmanlıda 1858 CK’nın yürürlüğe girmesine kadar ceza kanunlarında nadiren yer alsa da, fetva kitaplarındaki ifadelerden ta’zir cezalarının bir çeşidi olarak uygulandığını görmek mümkündür.[18] Bu araştırmamızda İslam hukukunun kaynakları, Osmanlı devrinde yazılmış fıkıh kitapları veya fetva mecmualarına göre değil, mahkeme belgelerine ve kanunnamelere göre hapis cezası ve özellikle infaz tarzı değişiklik arz eden kalebentlik, kürek ve prangabentlik cezaları üzerinde duracağız. Hapis ilk zamanlarda ağır suçlarda ya süresiz hüküm olarak uygulanmış, ya da süresi tamamen padişahın takdirine bırakılmıştır.[19] Devlet memurlarının halktan haksız vergi alması vs. zulüm suçları hapisle cezalandırılmıştır. Örneğin bir belde kolluk görevlisi, Müslüman kadını zimmi erkekle zorla evlendirip teslim etse ona ta’zir-i şedit ve hapis cezası gerekir.[20] Aynı şekilde vatandaşı haksız yere hapseden devlet görevlilerine de hapis cezası verilir (1858 CK m.203). Yolsuz (fahişe) kadınlarla evlenenlerin İstanbul’da durmayıp başka yerlere gitmeleri emredilmiş, aksi takdirde tekrar hapsedilecekleri belirtilmiştir.[21] Narhtan fazlaya muamele[22] ve karaborsacılık yapanlar hapis cezasıyla cezalandırılıyor, malları da piyasa fiyatından satılıyordu.[23] Mükerrir suçlular daha önce hapis cezası çekmiş ve ıslah olmamışsa, bundan sonra işlediği suç karşılığı olarak hapis cezasının infaz tarzı ağırlaştırılıyor ve kalebentlik cezasına hükmediliyordu.[24] Tespit edebildiğimiz kadarıyla kanunnamelerde hapis ilk defa, Bosna Kanunnamesinde kalpazanlık suçunun cezası olarak (uzun süreli anlamında “habs-i medîd şeklinde) yer almıştır.[25] Ekonomik suçlarda, örneğin et stoku yapan kasap, eksik gramajlı ekmek çıkaran fırıncı, noksan tartan oduncu gibi piyasadaki güven ve istikrarı bozan faillere para cezaları yanında hapis cezasının da verildiği görülmektedir.[26] I. Selim Kanunnamesi m.4/4’de kamu yararı gözetilerek hapis ve para cezasının birlikte veya seçimlik olarak uygulanması öngörülmüştür. “Eğer bir kimsenin oğlun öpse veya yoluna varıp söylese muhkem tazir edip ağaç başına bir akçe alına, eğer habs dahi etseler kadı maslahat gördüğü yerde edeler.”[27] Aynı Kanunnamenin 8. maddesine göre; “Bir kişi avretin yoluna varıp yahut evine girip saçın çekse veya donun veya destarın alsa ba’de’s-sübut muhkem tazir edip dahi hapsedip Dergâh-ı Muallâ’ya arz edeler.” m.23 ikinci cümle; “eğer baliğ olan atasın ya anasın darp etse ba’de’t-tazir hapsedip yüz akçe cürm alına.”[28] Bu Kanunnamenin 33. maddesi müttehem ve mazınne olanların tutuklanmasını, m.50 ise hakim kararı olmadan kimsenin tutuklanmamasını emretmektedir.[29] Kanuni Kanunnamesi m.10’ göre: “Kız çeken, kız-oğlan çekmeye bile gelen kimesneleri zindana dögeler, ondan aşgarlık ceza edeler.”[30] m.20’de I. Selim Kanunu, m.4/4’teki, m.60’ta ise m.23’teki hükümler tekrarlanmıştır. Bu üç maddede hapis cezası görülmektedir. m.76 ve 87 tutuklamayı düzenlemekte, m.116 kişi güvenliği ilkesini tekrarlamaktadır. “Kadı marifeti (hakim kararı) olmadan kimesneyi ehli örf taifesi hapsedip incitmeye.”[31] m.123/2 ise, vahim suç veya kaçma ihtimali yoksa, kefaletle salıvermeyi düzenlemektedir. “Ve habs edecek yerlerde kefil bulunurken habs etmeyeler, Dergah-ı Muallama arz edip ilam edeler, meğer ki, şenaat-i azime ola, firar ihtimali ola, kefil dahi bulunmaz ola, (ol vakit) habs edeler.”[32] 1091/1680 tarihli IV. Mehmet Kanununa göre, “Taallül edip her zaman et bulundurmayan kasabı muhkem hakkından gelinerek ta et bulunca(ya kadar) hapsedeler, et bulmasına rıza verip bulup hazır edinceye değin hapisten salıvermeyeler.”[33] Bu hükümde hapis ile tazyik kurumunu görmekteyiz. B-1254/1838 TARİHLİ ASKERİ CEZA KANUNU Sultan II. Mahmut devrinde yapılan 1838 tarihli Askeri Ceza Kanunu, Fransa’nın 1790 yılından itibaren ilan ettiği emirnamelerin tercümesi yoluyla oluşturulmuştur.[34] Hukukumuza süresi önceden belirli hapis cezaları, bu kanunun kabulü ile girmiştir.[35] Bu kanuna göre hapis cezası gerektiren suçlar ve yer aldığı maddeler kısaca şöyledir: Yirminci Bendin 10. maddesine göre, çapulculuğa engel olmamak suretiyle görevi ihmal eden zabit, rütbe tenzili ve üç ay hapis cezasına çarptırılır. 16. maddeye göre; suça konu eşyayı kabul etmek yine rütbe tenzili ve 1 yıl hapis, Yirmi birinci Bent m.1’e göre; zimmet suçuna 3 yıl hapis, ordu hizmetindeki ekmekçinin ihmaline 6 ay hapis, Yirmi ikinci Bent m.1’e göre; askeri eşyaya sahip olmadığı için çalınmasına sebep olana 1 ay, ikinci defasında üç ay, üçüncü defasında ise iki sene, m.12’ye göre; özel talimatı tağyir suçuna 6 ay, m.13’e göre genel talimatı tağyir suçuna 1 sene hapis, Yirmi dördüncü Bent m.6’ya göre, tekasül (taksir) ile firara sebebiyet suçuna 6 ay, firar eden mahpus işkence ile ceza olunacak makuleden ise firara sebep olan 1 yıl hapis ile cezalandırılır. Disiplin hapsi bu Kanunun Dördüncü Bendi m.8’de şu şekilde yer almıştır: “Meclis-i murafaada merasim-i adaba şayan olan hürmetten iraz ederse reisü’l-meclis ... ta’zir ve bir miktar cerime ile tecrim veyahut cerimeden başka cürmüne göre 8 güne kadar hapse dahi vaz...” Yine bu Kanunun İkinci Bendinin 6. maddesine göre: “İttifak ile olan itaatsizlik bilahare muhalefet ve mukavemete mebni olur ise fesadın muharriklerine 5 sene, ol muharrek (tahrik olunan topluluk) kumandanın üçüncü defa eylediği teklif-i itaate teslimiyet ve itaati kabul etmezler ise 2 sene demirebent” cezası öngörülmüştür. Beşinci Bent I. Fasıl m.3-6’ya göre hırsızlık için 3 sene, yağmada 2 sene, soygun (nehb ü garet) suçunda ise 5 sene demirebend (prangabentlik) cezası öngörülmüştür.[36] Aynı Bendin II. Faslı m.7-8’e göre ise, adını yanlış kaydettirenler için 5 sene demirebend cezası öngörülmüştür. C-TANZİMAT DÖNEMİ CEZA KANUNLARINDA HAPİS Hapis cezasının Osmanlıda etkin bir yaptırım olarak kabulünde Tanzimat dönemi (1840, 1851, 1858 tarihli) ceza kanunlarının önemli payı olmuştur.[37] 1-1256/1840 Ceza Kanunu: 1840 CK’da hapis cezası ile ilgili genel hüküm yoktur. İkinci Fasıl m.2’ye göre bağy suçunun cezası tazir nevinden olup, idam cezası verilirse Padişah onayıyla infaz edilebilir, idam cezası müebbet küreğe çevrilebilirdi. Üçüncü Fasıl m.1’de sövme suçunun cezası 5-25 gün hapis veya tevbih şeklinde seçenekli olarak, m.5’de adiyen müessir fiile l5 günden 3 aya kadar, iftiraya 5-45 gün hapis cezası öngörülmüştür. Aynı Kanunun Dokuzuncu Fasıl m.1’e göre vergisini vermeyen, verinceye kadar hapis ile tazyik, m.2 kolluk güçlerinin davetine mazeretsiz uymayanlar 10-40 gün hapsedilecektir. Aynı Faslın 3. maddesine göre devlet memurlarına silah çekmek, On birinci Faslın 1. maddesine göre de yol kesmek ve eşkıyalık gibi daha önce idam cezası gerektiren suçlar için suçun ağırlığına göre belirlenen kürek cezası öngörülmüş,[38] On ikinci Fasıl m.2’de kişi güvenliği kavramı vurgulanmıştır. 2-1267/1851 Ceza Kanunu: Bu kanunda hapis cezasının süresi belirlenmeyip tamamen hakimin takdirine bırakılan maddeler vardır. Örneğin İkinci Fasıl m.2’ye göre tahkir suçuna verilecek hapis cezasının süresi belirtilmemiş, aynı maddedeki iftira suçunun cezası ise 5-45 gün hapis olarak belirlenmiştir. Üçüncü Fasıl m.19’da da hapsin süresinin takdiri hakime bırakılmış, bir süre belirlenmemiştir.[39] Hapis cezasında süresiz hüküm usulünü andıran maddeler vardır.[40] Örneğin: Birinci Fasıl m.15; adam öldürmede fer’i şerik kadın ise ıslah-ı nefs edinceye kadar kadınlara mahsus hapishaneye konulacaktır. Noksan dirhem kullanan, narhtan fazlaya eşya satan, hakaret ve sövme suçlarını işleyenlere verilecek hapsin süresi kanunda gösterilmemiştir. Örneğin İkinci Fasıl m.2’de adiyen müessir fiil suçunun cezası olarak ihzar ve hapisten başka dayak cezası da öngörülmüş, ancak hapsin süresi belirtilmemiştir. Toplum için tehlikeli kimselere ait önlemlere benzer hükümler vardır. Örneğin Üçüncü Fasıl m.13’e göre: “...kendisinden emniyet-i ahali meslub olduğu halde tedip ve terbiyeleri iltimas olanlar şahsına göre bir sene müddetle nefy ve tağrip ve prangabent olunup eğerçi, bu misillü eşhas müddet-i merkume içinde ıslah-ı nefs edip kendisinden emniyet hasıl ettirerek ahaliden kefil verebilirse sebili tahliye ve bu surette salahı zahir olmadığı takdirde salah hali zahir oluncaya kadar müddeti temdit kılına.” Üçüncü Fasıl m.7’de, vergisini zamanında ödemeyenlerin hapsen tazyiki öngörülmüştür. m.16’da: ağır hasta olanların evlerinde geçirecekleri sürenin hapisten mahsubu, m.17’de ise mahpusun fakir olması halinde masrafının hazineden karşılanması öngörülmüştür. m.19’da ölçü ve tartıda hile suçu mükerrirlerinin hapis cezasıyla cezalandırılmaları öngörülmüş, ancak hapis süresi belirlenmemiştir.[41] 1840 ve 1851 ceza kanunlarındaki hapis cezasının şer’i hukuktan, 1858 ceza kanunundaki hapis cezasının ise Fransız hukukundan geldiği iddiası vardır.[42] Ancak son kanunun da Şeriata aykırı olmadığı söylenebilir. 3-1274/1858 Ceza Kanunu: Bu kanunda ceza hukukunun genel hükümleri (m.1-47) mevcut olup, hapis de bu genel hükümler içinde tanımlanmıştır. m.34’te hapis cezasını tarif edilmiş, bu ceza adi ve mevsuf olmak üzere ikiye ayrılmış, adi hapis cezasının 24 saat (1 gün) ile 3 sene arasında değişebileceği belirtilerek asgari-azami haddi konulmuştur.[43] Mevsuf hapis cezası ise kürek ve kalebentlik şeklinde infaz edilen türüdür, hapsin bu türleri 3-15 yıl arasında değişen süreler için hükmedilebilir.[44] Suçların cinayet, cünha ve kabahat şeklinde tasnif edildiği bu kanuna göre hapis cezası cünha ve kabahat suçları için verilebilir. Kabahatlerde 1-7 gün, cünhalarda üst sınıra kadar hükmedilebilir.[45] m.7’ye göre; müebbet nefy mahkumu firar ederse, cezası müebbet kalebentliğe, müebbet kalebentlik mahkumu firar ederse, cezası müebbet küreğe çevrilir. m.40’da ceza sorumluluğu (temyiz kudreti) olmayan küçüklerin kefaletle veli veya akrabasına teslimi güvenlik tedbiridir.[46] Kefalet gösterilmezse küçük faillerin polis marifetiyle ıslah-ı nefs zımnında münasip bir müddet (süresiz hüküm) hapsedilecekleri belirtilir. m.40/2’ ye göre işlediği suçun farik ve mümeyyizi olup henüz buluğa ermemiş küçüklerin işlediği suç, ölüm veya müebbet kürek veya kalebentlik yahut sürgün cezasını gerektiriyorsa 5-10 yıl hapis cezası verilir, muvakkat kürek, kalebentlik veya sürgün gerektiren bir suç ise 1/4’ ten 1/3’e kadar indirilerek hapis cezasına çevrilerek uygulanır.[47] 1858 CK’ya 14.08.1913 tarihli Kanun-u Muvakkat ile bir fıkra eklenmiş ve evlenme için mahkemeden izinname almadan evlenenlere bir aydan altı aya, akdi icra eyleyenlere de iki aydan bir seneye kadar hapis cezası verilmesi öngörülmüştür.[48] Zimmet suçu bakımından hapis, nefy ile seçimlik ceza olarak ve memuriyetten yasaklanma cezası ile birlikte uygulanması örneği görülmektedir.[49] Hapis sürelerinin hesaplanmasında bir gün 24 saat olarak kabul edilir, ay ve yıl hesabı (mahkumun lehine olacağı için) hicri takvime göre yapılır.[50] Tanzimat dönemi kanunlarına kadar süresiz hüküm şeklinde öngörülüp, hakimin takdiri ile tespit edilen hapis cezası bu kanunlarda süresi alt ve üst sınır olarak netleşmeye başlamıştır. Yine bu döneme kadar tali bir ceza iken özellikle 1858 CK ile cezalar sisteminin belkemiğini oluşturacak düzeye gelmiştir.[51] III-HAPSİN İNFAZININ ÖZELLİK GÖSTERDİĞİ DURUMLAR A-KALEBENTLİK 1-Genel Olarak: Kalebentlikle ilgili bilgiler Başbakanlık Osmanlı Arşivinde yer alan ve 13 ciltten oluşan Kalebentlik Defteri Serisi içindedir. Yaygın olarak uygulanan hapis cezasından ayrı olarak düzenli kaydı olmayan ve yüksek rütbeli memurlarla ulemanın sürgün edilmesine dair örnekler de vardır. Bu ceza genellikle bir yönetici veya kadının Sultana önerisi (ilam veya hüccet) ve Padişah fermanı ile icra edilirdi. Ayrıca 1135-1256/1722-1841 yıllarına ait 44 ciltten oluşan kalebentlik defterleri serisi ile bu serinin dışında kalan ve Kepeci 678’de bulunan 1115-1122/1703-1711 yıllarına ait defterde Divan-ı Hümayun tarafından verilen kalebentlik ve sürgün cezalarına ait hükümleri bulmak mümkündür.[52] Kalebentlik hapsin infazının özellik gösterdiği durumlardan ve tazir cezalarından biridir.[53] Kalebentlik cezası ile hapis cezasının kale içindeki zindanda yerine getirilmesi ayrı şeylerdir.[54] Çünkü zindandan tahliye edildiği halde kaleden ayrılmaması emredilen kişiler vardır.[55] Adalarda bulunan kalelerde çektirilen kalebentlik cezasına da cezirebentlik denir.[56] Narha aykırı mal satmak suçunda itiyadı olanlara cezirebentlik cezası verildiğine dair örnek şudur: “...Edirne bakkallar pazarbaşısı kendi halinde olmayıp daima esnafı tahrik ile nizamına mani ... birkaç defa nefy ve icla ve... kalebent olunup... yine ıslah-ı nefs etmeyip Mehmet ıslah-ı nefs edinceye dek Bozcaada’ya cezirebent...”[57] Kalebentlik uygulamalarına Osmanlı öncesi dönemde de rastlanır. İbn Bîbî tarihine göre, Selçuklu döneminde Konyalı Sahib Ata Fahrüddin Ali b. Hüseyin vezirlikten uzaklaştırılıp tutuklanmış, önce Saraydan Emir-i dâd’ın evine, oradan da Osmancık Kalesine gönderilmiştir.[58] Memluklular devrinde Kahire Kalesinde esirler ve siyasi suçlardan mahkum olanlar hapsolunurdu.[59] Yine İran Moğollarında (1220-1350) asi prensler ve emirler nefy ve kalebentlikle cezalandırılmışlar, siyasi hasımlar ise demirden kafesler içine konulmuşlardır.[60] Suçluların bir kale sınırları içinde hapsedilmesi anlamına gelen ve Osmanlıda XVIII yy. dan itibaren belirli ölçüde uygulanmaya başlanan[61] kalebentlik cezası,[62] suçluların surlarla çevrili kaleden dışarı çıkmamak üzere bir şehir veya kasabada oturmaya mecbur tutulmaları sebebiyle bir çeşit hapis; kendi memleketlerinden uzak kalelerde bulunmaları yönüyle de bir çeşit sürgün cezasıdır. Ancak kalebentlik sürgüne göre daha ağır bir ceza olarak kabul edilir. Kalebentlik cezasına da mahalli kadılar tarafından hükmedilir, ancak kadıların verdikleri kararlar sadaretin tasdikinden geçtikten sonra infaz edilirdi. Bazen kadının kalebentlikle cezalandırma isteğini Sadrazam “vaki ise diyar-ı ahara nefy ve iclası için hüküm” diyerek sürgün cezasına çevirirdi.[63] Kalebentliğe mahkum olanların cezası, devletçe belirlenen kalelerde çektirilir (1858 CK m.25). Tanzimat’tan önce de uygulanan bu ceza, sonraki ceza kanunlarında da görülmektedir.[64] Kaleler emniyetli olması itibariyle, şehirlerin güvenliğinin sağlanması ve çeşitli tehlikelere karşı korunmasında, devlete ve tüccarlara ait bir takım resmi evrak ile değerli eşyaların saklanmasında ve çeşitli suçlardan dolayı mahkum olmuş veya tutuklanmış[65] kişilerin muhafazasında önemli rol oynamıştır.[66] Fransızlar Osmanlıda uygulanan usule hakiki kalebentlik; mahkumların kimseyle görüştürülmemesi (adeta hücre hapsi) şeklinde uygulanana ise adi kalebentlik derler.[67] 2-Kalebentlik Cezası Gerektiren Suçlar: Kalebentlik cezası bazen idama mahkum olanların cezasının hafifletilmesi ve kalebentliğe çevrilmesi şeklinde oluyordu. 1199/1785 tarihli bir buyrultuda hırsızlığı alışkanlık haline getirmiş Arap Beşir adında bir şahsın katline bedel Magosa kalesinde kalebent edilmesi emredilmiştir.[68] Gıda maddelerinin tağşişi veya eksik gramajlı gıda maddesi imali itiyadi suça dönüşürse Müslüman faile kalebentlik,[69] zimmi faile ise kürek cezası verilmiştir.[70] İstanbul’a gelen koyunlardan bütün kasapların satın almaları, bütün hayvanları bir kişinin alarak diğerlerini mahrum bırakmamasına dair nizamı bozan kasaba[71] ve medreseye fahişe getiren sohtalara kalebentlik cezasının verildiğini görüyoruz.[72] Nitelikli zimmet (ihtilas),[73] miri malı çalmak[74] ve rüşvet suçları[75] kalebentlik ile cezalandırılmıştır. Kalebentlik ağır bir ceza olmasına rağmen, rüşvet suçu için verildiğinde hafif bir ceza olarak algılanmaktadır. Örneğin rüşvet alan bir Çuhadar mübarek günlere hürmeten Magosa’da kalebent edilmiş,[76] bir kimseyi gizlice öldürerek tarlaya defneden kişiye de kalebentlik cezası verilmiş, ancak daha sonra tamaha mebni salıverilmiş, maktulün kardeşinin şikayeti üzerine yeniden yargılaması ve cezalandırılması istenmiştir.[77] Mükerrrir suçluların kalede hapsedilmesi ve asla salıverilmemesi istenmiştir.[78] İstanbul’a göç yasaklanmış, taşradan göç edenlerin mahalle imamları tarafından kolluk görevlilerine ihbar edilmesi, bu kimselerin yakalanarak ifadelerinin alınması; vali, hakim, naip veya murabahacı zulmünden dolayı göç ettiğini söylerse durumun gizlice araştırılması, vali zulmü sabit görülürse, şiddetli ceza ile tenkil ve tedip; hakim zulmü sabit görülürse hakimlikten azil, memuriyetten müebbet men ve müebbet hapis ile kalebentlik; ayan ve murabahacıların zulmü sabit görülürse malvarlığının müsaderesi ve katl cezası verilecek, yakalanan şahıs yalan söylemiş ve yukarıda unvanları geçen görevlilere iftira etmiş ise kendisi siyaseten katl cezasına çarptırılacaktır. “...taşradan bila ferman ev göçü ile gelen bazı kimesneler... hin-i istintakta eğer vali ve kuzat ve ayan ve murabahacı gelmelerinden şikayet eder ise... sahih olduğu surette vülattan ise eşedd-i ukûbet ile tenkil ve tedip ve kuzattan ise azil ve ceride-i kazadan ismi hâkk olunmakla iktifa olunmayıp kala-i baideye müebbeden habs ve kalebend ile tağrip olunacakları ve ayan ve murabahacı güruhundan iseler bila aman katl ve mal ve emlakleri miriden zapt ve saire muceb-i ibret kılınacakları ve eğer şikayet eden şahıs bade’t-tefahhus kavlinde kazip olur ise bila aman siyaseten eşedd-i ceza ile onun katl olunacağı...” [79] Eşkıyalıktan vazgeçenlere hoşgörülü davranılıyor, ancak kendiliğinden teslim olmayan eşkıya liderleri mahkemeye sevk ediliyor, suçlu bulunanlara idam, sürgün, kalebent, cezirebent ve küreğe konma gibi çeşitli cezalar veriliyordu.[80] Kalebentlik cezası Tanzimat dönemi kanunları içinde sadece 1858 CK’da yer almış,[81] m.25’te. “Kalebentlik hapis ile nefy cezalarını cami bir ceza...” şeklinde tanımlanmış ve cinayet (cürüm) nevinden suçların cezası olarak öngörülmüştür. m.23’e göre “müebbet kalebentlik devletçe tayin olunan kalelerin birinde mücrimin ila vefatihi mahbusen tevkif olunmasıdır.” m.24 muvakkat kalebentliği 3-15 sene arasında belirlemiştir. Süresiz hüküm şeklinde bir türü kanunda mevcut olmasa da, uygulamada yer aldığını görürüz.[82] Müebbet kalebentlikte hükümetin izni olursa mahkum ailesini yanına alabilir (m.28/2). m.68vd. rüşvet, m.82: miri malı çalmak, m.85-86: zimmet, m.87 kolluk memurlarını başka işlerde istihdam, m.103 işkence, m.148 resmi belgede, m.149 resmi damga ve mühürde sahtecilik, m.165 kasten yangın çıkarmak gibi suçlar için kalebentlik cezası öngörülmüştür. Dikkat edilirse bu kanunda çok ağır suçlara kürek, biraz daha hafif suçlara kalebentlik, orta ağırlıktaki suçlara hapis ve sürgün, kabahat nevinden hafif suçlara ise zaptiye nezareti veya para cezası verildiği görülecektir. 3-İnfazı: Hüküm kesinleştikten sonra infaza başlanır, tutukluluk süresi muvakkat kalebentlikten mahsup edilir. Haksız yere kalebent edilenlerin itirazı dikkate alınarak tahliye edildiklerine dair örnekler de vardır.[83] Önceden kanunla belirlenmiş kalelerden biri Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünce tespit edilir. Mahkumlar, zaptiye nizamatının sağladığı imkanlar dahilinde yani firar ve benzeri durumlar olmamak şartıyla kale halkıyla bir araya gelip konuşabilir, dışarıdakilerle haberleşebilir, kale içindeki mabet vb. yerlere gidebilirler. Davalarının duruşmasına bir memur refakatinde gönderilir, meslek ve sanatlarını icra edebilirler, ancak meşakkatli işlerde çalıştırılmaz, teşhir edilmez ve demire vurulmazlar. Kale içindeki arazilerden kiralayarak bir şeyler yetiştirebilir, ailelerini yanlarına alabilir, bekar olanlar evlenebilirler. Ancak kalelerin her birinde farklı uygulamalar da mevcuttur.[84] Kalebentlik cezasının infazı sırasında mahkumun yeni bir suç işlemesi halinde cezası daha ağır bir ceza olan küreğe çevrilir.[85] Muvakkat kalebentlik cezasına mahkum olanlar mahkum oldukları süreyi tamamlayınca; müebbet veya süresiz kalebentlik cezası alanlar, ya affedilmeleri, ya da yakınları veya güvenilir mahalle sakinlerinin kefaleti ile serbest bırakılabilir.[86] 1247 yılına kadar mahpusların iaşesi için devletin tahsisatı olmadığından, ahaliden hayır sahiplerinin verdiği sadaka akçesinden her gün her mahpusa bir paralık ekmek ve birer kase çorba verilir, adak etleri eşit olarak paylaştırılırdı.[87] Ancak bu tarihten sonra mahkumların masraflarının devlet bütçesinden karşılanması esası benimsendi.[88] B-KÜREK CEZASI (PENAL SERVITUDE ON THE GALLEYS) 1-Genel Olarak: Klasik dönem Osmanlı kanunnamelerinde ve şer’i hukukta yer almayan,[89] fetva mecmualarında rastlanmayan[90] ve hapse göre daha ağır bir ceza olarak kabul edilen kürek cezasının[91] ne zaman ortaya çıktığı ve nasıl geliştiği konusunda henüz yeterli bilgiye sahip değiliz.[92] Bu cezanın Batıda XVII. yy.da ortaya çıktığı ve çok ağır olduğu için bu cezadan kurtulmak maksadıyla mahkumların kendi ellerini veya kollarını kestikleri, bu durumun yaygınlaşması üzerine 1677’de kendi elini kesmenin suç olarak kabul edilip ölüm cezası ile karşılandığı iddiası vardır.[93] Osmanlıda kürek, hapis cezasının daha ağır bir tarzda infaz edilmesidir. “çayırda bağlı bir re’s bargiri serika ve ... ahz ve ihzar-ı şer’ oldukta... ikrar eylediğin... mezbura kat’ı yed lazım gelmeyip ancak salah-ı hali zuhur edinceye değin habsolunmak iktiza eylediğine... kazasker... ilamı mucebince ıslah-ı nefs etmek üzere Tersane-i Amirede küreğe vaz’...”[94] Buharlı makinenin icadından önce gemiler yelkenle hareket eder, hava şartlarının müsait olmadığı zamanlarda ise kürekle yürütülürdü. Osmanlı donanması büyümüş ve harp sebebiyle yeni gemi yapma ve mürettebatını karşılama ihtiyacı çok fazla gemici ve kürekçi personelin bulunmasını gerektirmiş, gönüllü olarak çalışacak yeterli eleman bulunmadığı zamanlarda avarız vergisi,[95] harp esirleri[96] ve köleler (forsa); bunlar da yetmediği zaman suçlular bu insan gücünü karşılamakta kullanılmıştır.[97] Makinenin icadından sonra suçluların gemilerde istihdamı usulü terkedilmiş, ancak kürek tabiri cezanın infaz tarzı olarak kullanılmaya devam etmiştir.[98] XVI. yy.da esir ve suçluların konulduğu Tersane Zindanı[99] üç bölümden ibaretti. Birinci bölümde gemi inşasında çalıştırılan sanatkârlar, ikinci bölümde hiçbir sanatı olmayan ve donanmada kürek çekmeye mecbur olanlar kalıyor, üçüncü bölüm ise hastane olarak kullanılıyordu. Etrafı yüksek duvarlarla çevrili olan ve dışarıdan bakıldığında çatıları görünen zindanların duvarlarında pencere olmayıp, ışığı tepede bırakılan camlardan alıyordu.[100] Gemilerde kürek çektirmek suretiyle cezalandırmak, hidemat-ı şâkkadan (penal servitude) sayılır ve hapisten daha ağır ceza olarak kabul edilir. XVI. yy.dan itibaren yaygın bir ceza haline gelen kürek,[101] önceleri siyaseten katli gereken suçlulardan başka mahpuslara uygulanırken,[102] 1572 İnebahtı deniz savaşı mağlubiyetinden sonra, eleman sıkıntısı sebebiyle idam ve dayak cezası mahkumiyetlerinden çevrilerek uygulanmıştır.[103] Bu takdir bazen genel hükümler şeklinde olmakta ve belli suçları işleyenlerin küreğe mahkum olacakları belirtilmektedir. Siyaseten katle müstahak olanlarla yaşlı ve malul kimselerin küreğe konulmaması, suçlulardan mağdurun hakkı alındıktan (zarar tazmin ettirildikten) sonra küreğe konulması istenmektedir. Hükümlerde iyice araştırılmadan ve suçu tespit edilmeden hiç kimsenin küreğe konulmaması hususu önemle vurgulanmaktadır.[104] 2-Kürek Cezası Gerektiren Suçlar: Kürek cezası hapis cezasının bir infaz tarzı olmasına ve tazir suçları karşılığı verilmesine rağmen, bazı had (örneğin hırsızlık) ve kısas cezası gerektiren suçların cezalarının da küreğe çevrilmesi örnekleri vardır.[105] İkrar ile sabit olan hırsızlık suçunda fail, sonradan ikrarından dönmüş ve şüphe sebebiyle had cezası yerine kürek cezası verilmiştir.[106] Halka zulüm,[107] gasp,[108] hırsızlık[109], zimmet,[110] kumar, irtidat, mahpusun firarına yardımcı olmak, içki ve sarhoşluk,[111] kasten adam öldürme,[112] kastın aşılması suretiyle adam öldürme,[113] yaralamaya iştirak, yağma (hırabe: yol kesmek suretiyle eşkıyalık)[114] livata, ırza geçme ve tasaddi, resmi evrakta sahtecilik,[115] kalpazanlık, casusluk gibi suçlara kürek cezası verilirdi.[116] Zina kastıyla eve girenin küreğe konulmak üzere İstanbul’a gönderilmesi istenmiştir.[117] Resmi narhtan fazlaya mal satmak müebbet kürek cezası ile karşılanıyordu.[118] Fiyatları yükseltmek amacıyla müşteri kızıştırmak (neceş)[119], düşman ülkesine harp aletleri, at ve zahire verilmesi yasaklanmış, bu yasağa uymayanlar kürek cezasına çarptırılmıştır.[120] İflâs edip tefecilerin eline düşenlere azami %15 faiz öngörülmesine rağmen tefeciler, %40, 50 gibi miktarlarla halkı daha da zor duruma düşürüyorlar, bunları köle gibi çalıştırıyorlar, karşı gelenleri ise hapse attırıp ömür boyu zindanda kalmalarını sağlıyorlardı. H. 1018 tarihli bir adaletnamede %15’ten fazla aldığı sabit olan tefecilerden faizin geri alınacağı, sahiplerine iade edileceği ve tespit edilenden fazla faiz almaya devam edenlerin tutuklanıp başkente gönderileceği ve müebbet küreğe konulacağı belirtilmektedir.[121] Aynı adaletnamede karaborsacıların, vilayete dışarıdan mal getirenleri şehir girişinde karşılayıp mallarını istedikleri yerde satmalarına fırsat vermedikleri, düşük fiyattan kendilerine satmaya zorladıkları, sonra da halka yüksek fiyattan sattıkları belirtilmiş, bu hareketleri yasaklanmış, yasağa uymayanların müebbet küreğe konulacağı ifade edilmiştir. Yani üreticilerin mallarını bizzat pazarda satabilmeleri fetva-yı şerif mucibince tanınmış bir hak olarak kabul edilmiş, bunu engelleyen kişi Müslüman ise kalebentliğe, gayrimüslim ise küreğe konulmuştur.[122] Günümüzde önemsiz sayılan ve küçük cezalarla geçiştirilen ormandan ağaç kesme,[123] su yollarını kirletme[124] ve alenen şarap içme gibi suçlara bile kürek cezası verilmiştir.[125] Ölüm cezası kürek cezasına çevrilebilirdi. Bazı hallerde reayanın sürgün ve kürek cezaları katle bedel tutuluyor yani ölüm cezası sürgün veya kürek cezasına çevriliyordu.[126] Osmanlı devletinde hür insanları kaçırıp köle olarak satma yaygınlaşıp itiyat haline getirilince, bunu önlemek için verilen hapis ve kürek cezaları idam cezasına çevrilerek ağırlaştırılmıştır.[127] 1840 CK İkinci Fasıl m.1’e göre, 1-5 sene (muvakkat) kürek, m.2’ye göre müebbet kürek, İkinci Fasıl m.5’e göre: Sarkıntılık, sarhoşluk ve kumarbazlık suçlarından iki defadan fazla mahkum olanlara cürümde ısrar etmiş sayılacağından, nedamet ve tövbeleri hasıl oluncaya kadar Dersaadette ise kürek, taşrada ise prangabentlik cezası verilecektir. Beşinci Fasıl m.2’ye göre ise rüşvet suçuna 3 sene kürek cezası öngörülmüştür. 1851 CK Birinci Fasıl m.6’ya göre: “...siyaseten katle bedel müebbeden küreğe vaz’ı irade-i Cenab-ı Şahane’ye mufavvaz ola.” Bir aralık sadrazamlıkta bulunan Hüsrev Paşa rüşvet suçundan Meclis-i Vâlâ-yı Ahkam-ı Adliye önünde yargılanarak kürek cezasına mahkum olmuştur.[128] 3-Kürek Cezasının Süresi: Kürek, hapis cezasında olduğu gibi, süresi önceden belirli, yani muvakkat[129] ve müebbet[130] veya süresiz hüküm (ıslah-ı nefs edinceye kadar, salah hali zahir oluncaya kadar)[131] olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Evrakta sahtekarlık ve hırsızlıkta yaklaşık 4 yıl, yankesicilik suretiyle hırsızlıkta 8 yıl, evine namahrem almak ve kalpazanlıkta 3 yıl, katl ile ithamda ise 2 yıl süreyle kürek cezası veriliyordu.[132] 1840 CK İkinci Fasıl, m.2’ye göre bağy suçunun cezası tazir nevinden olup, idam cezası verilirse Padişah onayıyla infaz edilebilir, idam cezası müebbet küreğe çevrilebilirdi. Karantina kurallarına uymayanlara müebbet kürek cezası veriliyordu.[133] Yine Ermenileri katolikleştirmek isteyen Ermeni rahiplerinin müebbet küreğe mahkum edildiğini görürüz.[134] 4-Usul: Çeşitli suçlardan dolayı yargılanan ve suçlu bulunan kimselerin cezalarının küreğe çevrilmesi doğrudan ülülemre (hükümdara) ait bir yetkidir. Bazen yargılayan hakim süresiz hüküm şeklinde hapis cezasına hükmediyor, bu hapsin kürek şeklinde çektirilmesine padişah adına Divan-ı Hümayun daha doğru bir ifade ile kazaskerler karar veriyordu.[135] Askeri sınıftan olanların (örneğin tımarlı veya toprak süvarileri de denen sipahiler ile hafif piyade demek olan azebler, akıncılar, yayalar, yörükler ve müsellemler icrai askeri sınıftandır) yargılanması ordu kadısı olan yerlerde bunlara, olmayan yerlerde ise Divan-ı Hümayuna ait olduğundan[136] mahalli şer’i mahkemelerde yargılanması mümkün olmadığı için bu sınıfa ait yargılama başından sonuna (yaptırımın tayinine) kadar başkentte yapılıyor, suçluların mahalli hakimlerce tutuklanıp gönderilmesi isteniyordu.[137] Yukarıda bahsi geçen ağır suçlara ait tazir cezaları olarak siyaseten katl cezası verilecek hallerde bu ceza küreğe çevrilebiliyor, bazen küreğe çevirme yetkisi taşradaki kadılara da devrediliyordu.[138] Küreğe mahkum edilenler veya hapsin infaz tarzı olarak kürek cezası belirlenenler, bulundukları hapishanelerden (taşradan ve İstanbul zindanından) Tersane-i Amire zindanına naklediliyor, gemisine kürekçi lazım olanlar ihtiyaçlarını bu merkeze bildiriyorlardı.[139] 1858 CK m.47’ye göre: “İdam cezasının küreğe ve kürek cezasının kalebentliğe, müebbet kalebentliğin nefy-i ebede ve muvakkat kalebentlik ile hapsin nefy-i muvakkate tebdili mutlaka irade-i mahsusa-i Hazret-i Padişahiye menuttur.” m.27’ye göre: muvakkat prangaya vaz olunacak veya kalebent olacak kişilere vasi tayin edilir. m.54 zeyline göre: hafifletici sebeplerin varlığı halinde kürek cezası hapse çevrilir. 5-Kürek Cezasının İnfazı: Hükümlerde genellikle suçluların küreğe konulmak üzere İstanbul’a gönderilmesi ve kaçmasının önlenmesi için gerekli tedbirlerin alınması emredilmekte, bazen de küreğe mahkum edilenlerin İstanbul’a gelmeden doğrudan cezanın infaz edileceği yere gönderilmesi istenmektedir.[140] Kürek cezası Tanzimat dönemi ceza kanunlarına da geçmiştir. Önceleri ölüm cezası verilen bazı suçlar (örneğin devlet memuruna silah çekme, eşkıyalık suretiyle yol kesme) 1840 CK’da (Dokuzuncu Fasıl m.3, On birinci Fasıl m.1) kürek cezasıyla karşılanmıştır.[141] “Kutta-ı tarik itlaf-ı nefs etmeden yalnız adam soymak fazihasına cesaret etmişlerse 7 sene küreğe vaz’...” 1840 CK Altıncı Fasıl m.2 ve 3’e göre, memurların maaşlarından başka bir ad ve vesile ile bir yerden para almaları yasaktır. Bu suçu işleyenlerden aldıkları para zorla da olsa tahsil edilir, bu kişiler memuriyetten müebbeden çıkarılır ve üç yıl kürek cezasına çarptırılırlar.[142] 1851 CK Birinci Fasıl m.13’e göre, taksirle adam öldürme suçunda sanık sabıkalı veya kötü şöhretli olan kimse ise, Şer’i cezaya ilaveten bir sene küreğe veya prangaya konularak cezalandırılır. İkinci Fasıl m.5’e göre, sarhoşluğu itiyat edinenler, İstanbul’da iseler iyi hali görülünceye kadar küreğe konulurlar. Üçüncü Fasıl m.2’ye göre, devlet memurlarının irtikap suçu sabit olursa suçun vahametine göre sürgün ve kürek cezaları verilir. 8 RA 1278/1861 tarihli Ceride-i Havadis’te verilen bir habere göre Selanik civarında eşkıyalık yapan Kosta, talimat-ı seniyyeye uygun olarak müebbeden, suça iştirak eden Yovan, Yorgi, İbliya ve Esinko nam şahısların dahi yedişer ve Aleksi’nin üç yıl müddetle Selanik’te küreğe konulmalarına hükmolunmuştur.[143] 1858 CK m.19 kürek cezasını: “Kürek, ayaklarında demir olduğu halde, hidemât-ı şâkkada kullanılmaktır...” şeklinde tarif etmiş, kanun bu cezayı müebbet (m.20) ve muvakkat olarak (m.21) ikiye ayırmış, muvakkat küreğin süresini 3-15 sene olarak belirlemiştir. Feri ceza olarak medeni hakları kullanamama (hacr), memuriyetten çıkarma ve teşhir cezaları da öngörülmüştür.[144] Suçlunun ayaklarından başka yerine zincir vurmak yasaktır. Mahkumlar devlet işlerinde (özellikle inşaatlarda taş ve toprak taşımada) çalıştırılır. İnfaz tarzını hükmü veren mahkeme belirlemez, infaz idaresince takdir olunurdu. Çalışmalarına karşılık ödenen ücret, önceleri yapılan masraflara karşılık, hükümet tarafından alınırken sonradan mahkuma ödenmeye başlanmıştır. Ödeme tahliye sırasında yapılırdı. Cinayet suçlarının cezası olarak kürek, ikinci fasılda düzenlenmiştir. 5 yıla kadar muvakkat kürek, hüküm mahallinde infaz edilebilir (m.21); tutuklu kalınan süre, mahkumiyetten mahsup edilirdi.[145] C-PRANGABENTLİK Pranga, ağır suç işleyenlerin hapis cezasının mahkumun ayaklarına zincir bağlanarak infaz edilmesidir.[146] İslâm hukuku kitaplarında özellikle mükerrir suçluların, içki içerek mütecaviz sarhoşlukta ve gençlere tasaddide bulunan kişilerin hapsedilmesi ve ayaklarına demir ağırlıklar (pranga) bağlanarak kaçmalarının önlenmesi, tövbeleri zahir olup infaz mercileri tarafından buna kanaat getirilmesi halinde salıverilmesi, hem failler, hem ailesi, hem de toplum için daha yararlı olduğu gerekçesiyle önerilmiştir.[147] Osmanlı hukukuna ilk olarak bir görüşe göre 1851 CK ile,[148] bir görüşe göre de 1858 Ceza Kanunu ile kürek cezasının infaz şekli olarak girdiği söylenen[149] bu yaptırım, aslında ilk olarak 1838 AsCK’da yer almış bulunmaktadır.[150] İlk defa suç işleyenlerle mükerrir suçlulara farklı süreler prangabentlik cezası verilmiştir.[151] 1851 CK Birinci Fasıl m.5 ve 14’te: vaz’ı kürek ve pranga, m.13’te: küreğe veya prangaya, m.11’de: İstanbul’da ise küreğe, taşrada ise prangaya (konma) ifadeleri geçer. m.13’e göre: taksirle adam öldürme suçuna (fail sabıkalı ise) prangaya vaz ile süfli hizmetlerde istihdam cezası, m.14, adam öldürmeye azmettirme suçuna 1-5 sene, katilin muinine ise 1-3 sene vaz’ı kürek ve pranga. m.16, memura mukavemet ve silah çekme suçuna 5 aydan 5 seneye kadar hidemat-ı süfliyede istihdam olunmak üzere pranga. m.17, silahla müessir fiil suçuna 3 aydan 3 seneye kadar pranga. İkinci Fasıl m.5’e göre de İstanbul’da ise küreğe, taşrada ise prangaya ifadesi yer alır. Üçüncü fasıl m.11’e göre, 3 ay- 3 sene prangaya vaz ve süfli hizmetlerde istihdam. m.12’ye göre altı aydan 4 seneye kadar, m.13’e göre bir sene, m.19/2’ye göre adam öldüren çocuk veya köle olup, mağdur taraf kısas hakkında vazgeçmişse 1-5 sene, kasten müessir fiilde fail 3 ay-3 sene prangabentliğe mahkum edilir. Hırsızlık suçunu itiyat haline getirenlerle,[152] silahla müessir fiil[153] ve yankesicilik suretiyle hırsızlığa teşebbüs suçlarına da prangabentlik cezası verilmiştir. Son suçla ilgili olay şöyle vuku bulmuştur: Nikola Yorki adlı bir şahıs Kavas İzzet Ağaya bir tokat atıp köstekli saatini almak üzere göğsünden tutmuş, saat zincirinin kırılması ve bir parçası failin eline geçmesine rağmen saati elde edememiş, bunun üzerine bıçak çekmek isterken mağdurun onu yere düşürmüş, bu sırada olay yerine gelen kol kavası tarafından yakalanıp karakola götürülmüş ve yargılama sonrası tanık beyanıyla suçu sabit görülüp cezası verilmiştir.[154] Süresiz hüküm şeklinde prangabentlik cezasının verildiğine dair belge vardır.[155] Prangabentlik cezası 1869 tarihli Askeri Ceza Kanunu ve daha sonraki özel kanunlarda da yer almıştır.[156] Ağır maden işlerinde çalıştırma da hidemat-ı süfliyedir. Bu surette çalıştırılanlara cari ücret ödenir, ücretlerinden ihtiyaçları kadarı kendilerine verilir, borçları varsa ücretin bakiyesi bu borçların ödenmesinde kullanılır. Kalan miktar tahliye anında teslim edilir. Kasten adam öldürme suçunda kısas hakkından vazgeçilmiş ve fail affedilmişse, diyet ödettirildikten başka fail prangabentlik cezasına çarptırılmıştır.[157] Muvakkat prangabentlik cezası alanların bu sürelerini tamamlamaları halinde tahliye edilebilmeleri için kefil göstermeleri gerekir, kefil gösteremezler veya ıslah olmazlar ise süreleri uzatılır.[158] 1851 CK Üçüncü Fasıl m.13’e göre: “...Bir sene müddetle nefy ve tağrib ve prangabent olunup, eğer ki bu misilli eşhas müddet-i merkume içinde ıslah-ı nefs edip kendisinden emniyet hasıl ettirerek ahaliden kefil verebilirse sebili tahliye ve bu suretle salahı zahir olmadığı takdirde salah hali zahir oluncaya kadar müddeti temdit kılına.” Taksirle adam öldürme suçunda da fail sabıkasız biri olup iyi halli olduğu tespit edilirse diyetle yetinilip başka ceza verilmemesi, sabıkalı veya kötü şöhretli biri ise ayrıca 1 sene müddetle prangabent olup, ücretinden kendine yetecek kadar verilip, artan miktarın diyetin ödenmesinde kullanılması örneğine de rastlarız.[159] IV-SONUÇ Hapis cezasının iki amacı vardır: Suçlunun uslandırılması ve toplumun korunması. Suçlu cezaevinde iken bir yandan eğitilir, çalıştırılır, topluma kazandırılmak amacıyla rehabilitasyon işlemlerine tabi tutulur. Eğer uslanırsa topluma entegre olmuş olarak döner, böylece toplum kendine düşman olarak kaybettiği bir bireyini geri kazanmış olur. Uslanmayacak olan suçlular ise, cezaevinde dört duvar arasında olursa, toplum içinde serbest dolaştığı gibi zarar veremez. Hapis cezasının ayrıca genel önleme (başkalarına ibret olma) özelliği de vardır.[160] Osmanlı kanunnamelerinde ağırlıklı olarak suçlunun ekonomik durumuna göre ayarlanan para cezası yanında hapis cezasına da yer verilmiş, bu yaptırım bazen de feri ceza olarak öngörülmüştür (I. Selim Kanunnamesi, m.4/4, 8, 23). Kanunnamelerdeki hapis cezaları suçlunun uslanması şartına bağlı olarak verileceği için süresi önceden belirlenmemiş, genellikle süresiz hüküm uygulaması şeklinde olmuştur. Kalebentlik cezasının da hapsin bir türü olarak uslandırıcı özelliği vardır.[161] Süreli hapis cezası Osmanlı hukukuna ilk olarak 1838 tarihli Askeri Ceza Kanununun kabulü ile girmiş, 1840 ve 1851 tarihli Ceza Kanunlarının, hapis cezasının etkin bir yaptırım olarak kabulünde önemli payları olmuştur. 1858 CK ile hapis, cezalar sisteminin temeli haline gelmiştir. Suçlunun uslandırılmasında onun cezaevinde iken çalıştırılması önemli bir etkendir. Tarihin eski devirlerinden beri hapsedilen kişilerin gerek hapishanede yeni suç planları yapmasına engel olmak, gerekse onun gücünden devlet ve toplum lehine yararlanmak amacıyla çalıştırıldıkları işlere göre hapsin infaz tarzı çeşitlenmiş, Osmanlı uygulaması da bu çeşitlerden yararlanmıştır. Fetva mecmualarında ve kanunnamelerde yer almayan, ancak arşiv belgelerinde çokça rastlanan kürek, hapis cezasının bir infaz şekli olup, hapse göre daha ağır bir ceza olarak kabul edilir. Bu ceza, suçluluğu hakim tarafından tespit edilen kimselerin cezalarının Padişah tarafından küreğe çevrilmesi şeklinde uygulanır, hapsin bir infaz tarzı olduğu için bu ceza da, süreli ve süresiz hüküm şeklinde verilirdi. Ağır suçluların kaçmalarını önlemek amacıyla ayaklarında zincir ve ağırlıklarla hapsedilmesi ve ağır işlerde (hidemat-ı şâkka) çalıştırılması şeklindeki ceza türünün adı da prangabentlik idi. Hapis ve sürgün cezalarını bünyesinde birleştiren kalebentlik, suçluların devletçe belirlenen kalelerin birinde hapsedilmesi olup kürek, prangabentlik ve hapis cezasına göre daha hafif sayılırdı. Çünkü kalebent mahkumları, eşlerini yanlarına alabilme, kale içindeki mabetlere gidebilme ve küçük çaplı üretim yapabilme gibi haklara sahipti. KAYNAKLAR I-Arşiv Belgeleri Ayniyat Defteri No: 370. Bab-ı Asafi Mektubi Kalemi Meclis-i Vâlâ (A.MKT.MVL) 2 Numara Bab-ı Asafi Mektubi Kalemi Şurâ-yı Devlet (A.MKT.ŞD.) 3 Numara BOA 3 Numaralı Mühimme Defteri BOA 5 Numaralı Mühimme Defteri BOA 113 Numaralı Mühimme Defteri BOA Dosya Usulü İradeler Tasnifi (DUİT) Cevdet Adliye Cevdet Belediye Cevdet Zaptiye Ankara Şer’iyye Sicili İstanbul Kadılığı No: 25. II-Kitap ve Makaleler AHMED REFİK: Onuncu Asr-ı Hicrî’de İstanbul Hayatı (1495-1591), İst. 1988. _____________: Onikinci Asr-ı Hicrî’de İstanbul Hayatı (1689-1785), İst. 1988. AKGÜNDÜZ Ahmet: Mukayeseli İslâm ve Osmanlı Hukuku Külliyatı, Diyarbakır, 1986. ___________: Osmanlı Kanunnameleri ve Hukuki Tahlilleri, İst. 1990. AKGÜNDÜZ Ahmet ve Ark: Şer’iyye Sicilleri, İst. 1989. AKŞİT M. Cevat: İslâm Ceza Hukuku ve İnsani Esasları, İst. 1976. AVCI Mustafa: “Osmanlı Hukukunda Tutuklama”, Yeni Türkiye Dergisi Osmanlı Özel Sayı-701, C: 31, Ank. 2001. AYDIN M. Akif: Türk Hukuk Tarihi, İst. 1999. BARDAKOĞLU Ali: “Hapis” DİA, C: XVI. BARKAN Ö. Lütfi: XV ve XVI. Asırlarda Osmanlı İmparatorluğunda Zirai Ekonominin Hukuki ve Mali Esasları-I Kanunlar, İst. 1943. BATMAZ E. Şükrü: “Osmanlı Devletinde Kale Teşkilatına Genel Bir Bakış”, OTAM, S:VII, Ank. 1996. BAYINDIR Abdulaziz: İslâm Muhakeme Hukuku, İst. 1986. BEHNESİ A. Fethi: el-Ukûbe fi’l-Fıkhi’l-İslâmi, Beyrut 1983. _________: Mevsûatü’l-Cinaiye fi’l-Fıkhi’l-İslâmî, Beyrut, 1991. BİLMEN Ö. Nasuhi: Hukuku İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhiye Kamusu, İst. Ty. BOZKURT Gülnihal:: Batı Hukukunun Türkiye’de Benimsenmesi, Ank. 1996. CİN-AKGÜNDÜZ: Türk-İslâm Hukuk Tarihi, İst. 1990 DEDE CÖNGİ: Siyasetname, (Çev: Mehmet Arif Efendi) in: AKGÜNDÜZ, Osmanlı Kanunnameleri ve Şer’i Tahlilleri, C: IV. İst. 1992. DÖNMEZER-ERMAN: Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, İst. 1994. DURKHEIM Emile: Ceza Evriminin İki Kanunu (Çev: H. Topçuoğlu) Ank. 1966. DÜZDAĞ Ertuğrul: Ebussuud Efendi Fetvâları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, İst. 1983. EBU GUDDE Hasan: Ahkâmu’s-Sicni ve Muâmeleti’s-Sücenâ fi’l-İslâm, Kuveyt, 1987. EBU YUSUF Yakub b. İbrahim: Kitabu’l-Harâc (Çev. A. Özek) İst. 1970. GERBER Haim: “Osmanlı Hukukunda Şeriat, Kanun ve Örf 17. Yüzyıl Bursa’sı Mahkeme Kayıtları” (Çev: M. Akman), MÜHF Hukuk Araştırmaları, C:8, S:1-3, İst. 1994 GÖKCEN Ahmet: Tanzimat Devri Ceza Kanunları ve Bu Kanunlardaki Ceza Müeyyideleri, İst. 1989. HEYD Uriel: “Eski Osmanlı Hukukunda Kanun ve Şeriat” (Çev: S. Eroğlu) AÜİFD, C:XXVI, Ank. 1983. __________: Studies in Old Ottoman Criminal Law, Oxford, 1973. HUSARİ Ahmet: es-Siyasetü’l-Cezaiyye fi Fıkhi’l-Ukubati’l-İslami’l-Mukaran, Beyrut, 1993. İBN FERHUN İbrahim b. Ali: Tabsıratu’l-Hukkâm, Beyrut, 1995. İBN KAYYIM el-Cevziye: et-Turuku’l-Hukmiyye, Kahire, 1977. İmam Kâdı: Kitab-ı Gunya, (Haz: Muzaffer Akkuş) TDK Yayını, Ank. 1995. İNALCIK Halil: “Adaletnameler”, Türk Tarih Belgeleri Dergisi, 1965, C:II, S:3-4 KARADENİZ Özcan: Roma Hukuku Dersleri, Ank. 1989. KARAL Enver Ziya:Osmanlı Tarihi, Ank. 1988. KARAMAN Hayrettin: Mukayeseli İslâm Hukuku, İst. 1982. KÂSÂNİ Ebubekir: Bedâiu’s-Sanâi fi Tertibi’ş-Şerai’, Mısır, 1327. KAZICI Ziya: Osmanlılarda İhtisap Müessesesi, İst. 1987. MANTRAN Robert: 17. Yüzyılın İkinci Yarısında İstanbul (Çev: M. A. Kılıçbay-E Özcan) Ank. 1990. MENEKŞE Ömer: XVII. ve XVIII. Yüzyılda Osmanlı Devletinde Hırsızlık Suçu ve Cezası, (MÜSBE Yayımlanmamış Doktora Tezi) İst. 1998. MOLLA HÜSREV Muhammed b. Feramuz: Dureru’l-Hukkâm fî Şerhi Ğureri’l-Ahkâm, İst. 1978. MUMCU Ahmet: Osmanlı Devletinde Rüşvet, İst. 1985. ________: Osmanlı Hukukunda Zulüm Kavramı, Ank. 1985. ________: Osmanlı Devletinde Siyaseten Katl, Ank. 1985. ________: Divan-ı Hümayun, Ank. 1986. Mustafa Reşit, Mufassal Ceza Kanunu Şerhi, İst. 1341. OĞUZOĞLU Yusuf: “Dizdar” DİA, IX/480-481. ÖZKAYA Yücel: “Osmanlı İmparatorluğunda XVIII. yy. da Göç Sorunu”, AÜDTCF, Tarih Araştırmaları Dergisi, C:XIV, S:25, Ank. 1982. PULAHA Selami-YÜCEL Yaşar: I. Selim Kanunnamesi, Ank. 1998. SARIYILDIZ Gülden: “Karantina Meclisinin Kuruluşu ve Faaliyetleri”, Belleten, 58/222, 1994. SCHACHT Joseph: İslâm Hukukuna Giriş, (Çev. M. Dağ-A. Şener), Ank. 1986. SEVİĞ V. Raşit: Askeri Adalet, Ank. 1955. SEYDİŞEHRİ Mahmut Esat: Tarih-i İlmi Hukuk, İst. 1331. SOYASLAN Doğan: Ceza Hukuku Genel Hükümler, Ank. 1997. ŞENEL Şennur: “Osmanlı Hukuk Sisteminde Suçlar ve Cezalar Üzerine-II”, Türk Hukuk Enstitüsü Dergisi, Ank. Şubat, 1997 TABAKOĞLU Ahmet: “Osmanlı Ekonomisinde Fiyat Denetimi”, İÜİFD, Sabri F. Ülgener’e Armağan, C: 43, İst. 1987. TANER Tahir: Ceza Hukuku Umumi Kısım, İst. 1949. TEKİN Yaşar: Şer’iyye Sicilleri Işığında Osmanlı Devletinde Ta’zir Suç ve Cezaları, MÜSBE, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi) İst. 1995. ULUÇAY M. Çağatay: XVII. Asırda Saruhan’da Eşkıyalık ve Halk Hareketleri, İst. 1944. UZUNÇARŞILI İ. Hakkı: Osmanlı Devleti Teşkilâtına Medhal, Ank. 1988. ___________: Osmanlı Devletinin Merkez ve Bahriye Teşkilâtı, Ank. 1988. ZÖHRAP Krikor: Hukuk-u Ceza, İst. 1325. |
Bahar, yalvarırım çek git işine!..
Salma üstüme çiçeklerini,
...aklımı çelme!..
Her sabah çimenlerin çiyden ürpererek uyanıyor bahçemde; sonra güneşle oynaşıp tütsülenmiş gibi buğulanıyor.
Ne zaman sokağa çıksam badem ağaçları salkım saçak çiçek...
Kavaklar kıpır kıpır, ıslık ıslığa meltem...
Kırda dayanılmaz bir kekik kokusu, toprakta türlü çeşit börtü böcek...
Yapma bunu bana bahar,
Böyle üstüme gelme...!
* * *
Zaten damarlarıma zor zaptediyorum kanımı...
Çoktan cemreler düşmüş beynime, yüreğime...
Kalbimin buzları erimiş.
Göğüs kafesimde ne idüğü belirsiz bir kıpırtıyla geziyorum nicedir...
Bir de sen çıldırtma beni...
Krizdeyim ben... tembelliğin sırası değil, uyamam sana...
Al git serçelerini sabahlarımdan, çağlalarına, kokularına hakim ol.
Meltemlerine söyle, deli gibi ıslık çalıp sokağa çağırmasınlar beni...
Bulutların üşüşmesin başıma...
Girme kanıma benim...
...yoldan çıkarma...!
* * *
Sen ki en cilvelisisin mevsimlerin,
afrodizyakların en etkilisi,
Sevdanın suç ortağısın.
Kıyma bana...!
Biliyorum çünkü, yine kandırıp yeşillendireceksin aşka; gövdemi azdırıp sonra birden çekip gideceksin.
Tam kanım kaynamışken sana, toplayıp allarını morlarını, beni bir kuraklığın ortasında terk edeceksin...
O iple çektiğim ışığın, dayanılmaz olacak o zaman...
Ne o delişmen sabahlar kalacak, ne günaha çağıran çapkın eteklerin
uçuştuğu günbatımları...
Tembel kuşların şakımaktan bitap, ebruli çiçeklerin kokmaktan...
Buselerin nemi kuruyacak çöl rüzgarlarında...
Yeşerttiğin çiçekler, yürekler solacak; damar damar çatlayacak ruhumuz...
Hayat, bir ezik otlar diyarına dönüşecek yeniden... yüreğim viraneye...
Her bahar sarhoşluğu gibi, geçecek bu sonuncusu da...
Ebedi bahar, bir başka bahara kalacak.
* * *
İyisi mi, hiç azdırma ruhumu bahar...
İş açma başıma...
Git işine!
Yoldan çıkarma beni!...
ANLAR
Eğer yeniden başlayabilseydim yaşama
İkincisinde daha çok hata yapardım
Kusursuz olmaya çalışmaz… sırtüstü yatardım
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığı kadar çok az şeyi ciddiyetle yapardım
Temizlik sorun bile olmazdı asla, daha çok riske girerdim
Yolculuk ederdim daha fazla
Daha çok gündoğumu izler, daha çok dağa tırmanırdım
Daha çok nehirde yüzerdim
Görmediğim birçok yere giderdim
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye
Gerçek sorunlarım olurdu, hayali olanların yerine
Yaşamımın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben
Elbette mutlu anlarım oldu ama
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu
Farkında mısınız bilmem; yaşam budur zaten
Anlar, sadece anlar. Siz de "an"ı yaşayın
Hiçbir yere yanımda termometre, su, şemsiye ve paraşüt
Almadan gitmeyen insanlardandım ben
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım
Eğer yeniden başlayabilseydim, ilkbaharda ayakkabılarımı fırlatır atardım
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır
Çocuklarla oynardım
Bir şansım olsaydı eğer
Ama işte 85'indeyim ve biliyorum
Ölüyorum"
Jorge Luis Borges

Fransa ve Birleßik Krallık 3 Eylül 1939.da Almanya'ya
savaş ilan ettiklerinde, Avrupa devletlerinin çoğunluğu
diktatörlüktü. Avrupada, demokrasilere karşı üç totaliter
rejim kendini dayatıyordu: Stalin'in Sovyetler Birliği, Nazi
Almanyası ve Faşist İtalya. Almanya tüm Orta Avrupa
ya hükmediyordu ve Münih Antlaşmaları'ndan sonra
(1938) Çekoslovakya'yı haritadan silmişti. İtalya nisan
1939.da Arnavutluk'u ele geçirmişti. Almanya, İtalya ve
Japonya Mihver'i oluşturuyorlardı.
1 Eylül 1939'da, Avrupa geniş ölçüde dünyaya hakimdi.
Sömürgeleri tüm Afrika'yı ve Asya'nın büyük bir bö-
lümünü kaplıyordu.
- 1939'da en önemli sömürge imparatorluğu Birleşik
Krallık'ınki idi: 14,5 milyon km2.lik bir alana yayılmıştı
ve 414 milyon kişiyi barındırıyordu.
- Fransa imparatorluğu (Afrika, Orta Do¤u, Frans.z Gü-
neydoğu Asyas.) 11,8 milyon km2.lik bir alanda 70 milyon
kişiyi barındırıyordu.
- Portekiz (2 milyon km2, 9 milyon nüfus), İspanya (350
000 km2, 1,2 milyon nüfus) ve Hollanda (2 milyon km2,
60 nüfus), 16. ve 17. yüzy.l fetihlerinden ellerinde kalan
bölgeleri yönetiyorlardı. Bunlardan yalnızca Hollanda
nın kayda değer bir ekonomik gücü vardı (petrol,
kauçuk).
- Belçika Kongosu ve komşu Ruanda ile Burundi'yi içine
alan Belçika İmparatorlu¤u (2,4 milyon km2, 14,2 milyon
nüfus), 19. yüzyılda oluşmuştu.
- İtalya İmparatorlu¤u (3,5 milyon km2, 15 milyon nüfus)
19. yüzyılda ele geçirilen eski toprakların yanısıra (Eritre,
Somali, Libya), 1935-1936.da Mussolini tarafından
zaptedilen Etyopya'yı da içine alıyordu. Böylece kurulan
İtalyan Doğu Afrikası "Afrika.da yeni bir Roma İmparatorlu
ğu"nun temellerini oluşturacaktı.
- Japon İmparatorluğu 20. yüzyılın başlarında doğmuş-
tu. 1919'da Büyük Okyanus'taki Alman adalarını (Marianne,
Marshall, Caroline Adaları) ele geçirdikten sonra
Japonya, 1930'larda Mançurya'yı (sonradan Mançukuo
adıyla bir uydu-devlet haline getirildi), ardından
da Çin'in bir kısmını aldı. 1939'da, dünyanın bu kısmı
'nda savaş neredeyse iki yıldır sürmekteydi.
Son olarak, her türlü sömürgeci emperyalizmden ka-
çınsa da, Amerika Birleşik Devletleri de bazı sömürgelere
ya da yarı-sömürgelere sahipti: Alaska, Havai, Porto Riko,
Filipinler.
Aç ve perişan halkın dişinden tırnağından artırarak devletine kazandırmak istediği ve parası peşin ödenmiş iki savaş gemimize İngilizlerin göz göre el koyduğunu, tüm ültimatomlarımıza rağmen paramızı geri ödemediklerini ve bu gemilere daha sonra askerlerini doldurarak Çanakkale’ye yolladıklarını
____________________________
Enver Paşa’nın Alman hayranlığının bize 500 bin vatan evladına ve bir imparatorluğun tasfiyesine neden olduğunu, Almanlarla yapılan gizli anlaşmanın kabinedeki bakanlardan bile gizlendiğini, aradan yüz yıl
geçmesine rağmen yabancı hayranlığı hastalığımızın geçmediğini, sadece hayran olunanların değiştiğini
_______________________________
Sultan Abdülhamid’in olayları kırk yıl önceden görerek Çanakkale’deki tabyaları güçlendirdiğini ve elden geçirdiğini, Bazı yeni tabyaları inşa ettirdiğini, O’nun yaptığı çalışmaların belki de savaşın seyrini değiştirdiğini
_____________________________ ___
İngilizlerin daha savaş ilan edilmeden Seddülbahir’i bombaladıklarını ve 86 şehit verdiğimizi
_____________________________
Avustralya’nın ve Yeni Zelanda’nın gençlerinin “Avrupa’yı Almanlardan kurtarmak ve Avrupa’nın özgür kalmasını sağlamak” propagandasıyla toplandığını, Bu gençlerin daha önce Gelibolu denilen yerin adını bile
duymadıklarını
_____________________________ ___
İkinci çıkarma için savaşa giden bir Avustralya askerine nereye gittiğini soran bir yaşlı adama “Türkler buraya gelip yerleşecekler, onları öldürmeye gidiyoruz” dediğini, bu söz üzerine yaşlı adamın binlerce kilometrekarelik çöle doğru baktığını ve “Eee gelsinler ne olacak ki burada yer çok” dediğini
________________________________
Padişahın “Cihad” ilanını duyan ve Avustralya’da yaşayan iki zenci müslümanın, Türklerle savaşa giden birliğe ateş açtığını ve orada şehit edildiklerini, Orada bulunan ve olayı yaşayan Avustralyalıların bu olayın nedenini uzun süre anlayamadıklarını
_____________________________ ___
İngiliz-Fransız donanmasının Gelibolu öncesi 200 yıldır hiç yenilmediğini, dünyanın gelmiş geçmiş en iyi donanması olarak bilindiğini, bu donanmanın bayraklarını gören Türklerin topukları yağlayıp kaçacaklarını düşündüklerini, daha da trajik olanı bu düşünceye saplantı derecesinde inandıklarını
________________________________
İngiliz-Fransız donanmasının seksen parça gemiyle boğaza saldırdığını, gemilerden birinin adının “Agamemnon” olduğunu, Agamemnon’un binlerce yıl önce Truva’ya saldıran Yunan ordusunun kalleşçe yöntemler kullanan komutanının adı olduğunu
________________________________
Agamemnon’un yaşadığı topraklarda doğmasına rağmen kanının son damlasına kadar Türk olan ve kendisini Anadolulu hisseden Mustafa KEMAL’in Çanakkale zaferi sonrası öldürülen Truva kahramanını “Hektor’un İntikamını Aldık” diyerek unutmadığımızı ve Truvalıların bizim için ne anlama geldiğini en güzel şekilde ifade ettiğini
________________________________
İngilizlerin sabah saatlerinde girdikleri boğazı ellerini kollarını sallayarak, canlarının istediği her yeri bombalayarak geçebileceklerini zannettiklerini, Akşam beş çayını Marmara denizinin ortasında içmeyi
planladıklarını, İstanbul üzerine bahisler kurduklarını
_____________________________ ___
Şair deyince insanların aklına terbiye, iman ve insanlık sahibi yüce kişiliklerin geldiği (Mehmet Akif ERSOY gibi), İngiliz şairlerin de –hem de yüksek ideallerle- savaşa katıldığını, bu ideallerini günlüklerinde
“Lokum ve halıları yağmalamak, Ayasofya’nın çinilerini sökmek, İstanbul’un en güzel lokantalarında balık yemek” olarak yazdıklarını

askerlerimizin dinlendiği bu çeşme, hala Havuzlar Şehitliği yakınında bulunuyor..
_____________________________ ___
Yüzlerce yıl Osmanlının ekmeğini yemiş olan ve Osmanlıdan sadece saygı ve hoşgörü görmüş olan gayr-i müslimlerin, İngiliz-Fransız donanmasının gelmekte olduğunu haber alınca İstanbul’da sevinç gösterileri yaptığını
_____________________________ ___
Bu tehlikeli gelişmeler karşısında devleti yönetenlerin başkenti Eskişehir’e taşımayı düşündüğünü, hatta gerekli binaların ayarlandığını, gitmesi için teklif götürülen devrik Sultan Abdülhamid’in bu teklife
şiddetle karşı çıktığını, “Biz İstanbul’u alırken Bizans İmparatoru kanının son damlasına kadar savaştı ve öldü Ben ondan daha mı az şerefliyim! Gelirlerse burada savaşır ve ölürüz” dediğini, bu sözler üzerine payitahtın utandığını ve İstanbul’da kalmaya karar verdiğini, Direkten dönen bu düşüncesizliğin belki de askerimiz üzerinde korkunç bir moral çöküntü yaratmış olabileceğini 
burası da Anzak Koyu...
________________________________
Osmanlı Devletinin elinde sadece 26 deniz mayını kaldığını, Nusret (Yardım) gemimizin kaptanının (Tophaneli Hakkı Binbaşı ) mayınları nereye ve ne zaman bırakması gerektiğini bir gece önce rüyasında bir yüce kişi tarafından kendisine bildirildiğini, Bu mayınların hiç akla gelmeyecek biçimde Ertuğrul koyunda kıyıya paralel olarak döküldüğünü, İngilizlerin boğazı defalarca dikine kontrol etmelerine rağmen bu mayınları tespit
edemediklerini çünkü Nusret’in bu mayınları son mayın kontrolünden sonra sabaha karşı bıraktığını
________________________________
Donanma boğazı geçmeye başladığında düşük top menzilli Fransız gemilerinin taktik gereği tabyalarımızı şaşırtmak için öncü atışlar yaptıklarını daha sonra arkalarından gelen uzun menzilli İngiliz gemilerine yol açmak için kenara kaydıkları Bu kayma esnasında kıyıya paralel yerleştirilen mayınlara çarptıklarını, büyük bir panik yaşandığını, ortalığın karıştığını, gemilerin birbirine girdiğini, 200 yıldır yenilmeyen dünyanın
en büyük donanmasının iki saatte dağıldığını Türklerin batan düşman gemilerindeki savunmasız askerlere ateş etmeyi bıraktıklarını ve diğer gemilere ateş ettiklerini Bunu gören İngiliz komutanlarının –muhtemelen kendileri tersini yapmış olacakları için- olaya bir anlam veremediklerini Her fırsatta bize insan hakları, medeniyet, modernite tokatları patlatanların o gün aldıkları bu insanlık dersi karşısında şok geçirdiklerini

Bölgeyi gizlice terkeden İngilizler, tahliye operasyonunun tehlikeye girmemesi ve Türkler tarafından farkedilmemesi için, ilkel metodlarla 20 dakika gecikme ile patlayan tüfek yapıp zaman kazanmaya çalışmıştı.
_____________________________ ___
Edremitli Seyit Onbaşının, Topun ağzına mermi süren vinç tesisatı bombardımanda kullanılamaz hale gelince “Ya Allah Bismillah” diyerek üç tane 275 kiloluk mermiyi tek başına arka arkaya kaldırarak yatağa sürdüğünü ve ateşlediğini, bu işlemi yapabilmesi için her defasına üç basamaklı metal bir merdivenden çıkması gerektiğini, üçüncü atışta İngilizlerin “Ocean” zırhlısının dümenini parçaladığını, dümeni kırılan “Ocean”ın sarhoş bir serseri gibi mayınlara sürüklendiğini bir mayına çarparak havaya uçtuğunu ve yirmi dakika içinde battığını

Düşman çekilirken, cephede halen asker olduğu görüntüsü vermek için, içi samanla doldurulan üniformaları kullanmıştı
_____________________________ ___
Bu olayın ertesinde bölük komutanının Seyit Onbaşıyı çağırttığını, aynı mermiyi kaldırmasını istediğini ancak Seyit Onbaşının bunu başaramadığını Bunun üzerine Komutanın “Bu merminin tahtadan bir maketini getirsinler, Bu yiğidin fotoğrafını çeksinler” diye emir verdiğini, Bu fotoğrafın hepimizin çok iyi bildiği ve Seyit Onbaşının günümüze ulaşan tek fotoğrafı olduğunu
________________________________
Cumhuriyet kurulduktan çok sonra Mustafa KEMAL’in Edremit’i ziyareti sırasında Seyit Onbaşıyı sorduğunu ve Kaymakam dahil kimsenin bilmediğini Kaymakamın Seyit Onbaşı’yı Mustafa KEMAL’in huzuruna
çıkarmadan önce kılığını beğenmeyip, tıraş ettirip takım elbise giydirdiğini, bu olayın Mustafa KEMAL’i derinden yaraladığını Kaymakam dahil orada bulunan herkesi azarladığını Seyit Onbaşının ölene kadar ormancılık yaparak sefalet içinde perişan yaşadığını

Düşmandan ele geçirdiğimiz bir top...
_____________________________ ___
Nusret Mayın gemisinin yakın zamana kadar Mersin’de demirli olduğunu ve ömrü dolduğu için jilet yapılmasının planlandığını, sırf bu ihtimalin bile Türk Milleti adına yüz kızartıcı bir utanç levhası olarak kalacağını, birkaç vatanseverin çırpınışıyla şimdilik bu olayın durdurulduğunu
____________________________________
İngilizlerin 18 Mart faciasının suçlusu olarak mayın taramacıları sorumlu tuttuğunu, Hepsinin kurşuna dizdirildiğini, savaş bittikten yıllar sonra her iki ordu arşivleri açıklanıp gerçekler öğrenilince bu askerlerin
ailelerinden özür dilendiğini, tazminat ödendiğini, iade-i itibar yapıldığını ve şerefli birer asker olarak öldüklerini ilan ettiklerini
_____________________________ ___
İngiliz-Fransız ortaklığının boğazı donanmayla geçemeyeceklerini anlayınca onlara geçit vermeyen Türk topçularını arkadan ele geçirerek temizlemek için çıkarma harekatı yapmaya karar verdiklerini, bunun için Mısır’da piramitlerin dibinde, sömürgelerinden getirdikleri on binlerce askeri toplayıp “Nasıl olsa orada
Türklerle işimiz çok kolay olacak” diyerek bu askerlere baştan savma bir eğitim verdiklerini, Burada toplanan askerlerin 16 farklı ülkeden geldiğini, Aralarında Müslümanların bile olduğunu, daha sonra bu askerlerin savaş esnasında kandırıldıklarını anlayıp taraf değiştirdiklerini, Burada toplanan askerlerin büyük çoğunluğunun çapulcular gibi davrandığını, kahire sokaklarında yapmadıkları rezilliğin kalmadığını
________________________________
Mısırda toplanan askerlerin kayıtlarını tutan bir katibin sürekli “Australia and New Zealand Army Company/ Avustralya ve Yeni Zelanda Ordu Birliği” yazmaktan sıkıldığını pratik bir çözüm olarak bu kelimelerin baş
harflerini alarak ANZAC kısaltmasını bulduğunu, bu kısaltmanın dünya tarihine geçtiğini
________________________________
İngilizlerin çıkarma harekatını ellerine yüzlerine bulaştırdıklarını, akıntı ve hava durumu dahil yaptıkları hiçbir hesabın tutmadığını, aralıklarla çıkmaları gereken geniş kumsala değil, dar bir koya ve kalabalık bir şekilde çıkmak zorunda kaldıklarını, karşılarında ise Ezineli Yahya Çavuş ve 62 kişilik takımı dışında hiçbir birliğimizin olmadığını
________________________________
Türk ordusunun başındaki Alman Liman Von Sanders Paşa’nın çıkarma beklenen bölgeleri kasıtlı olarak yanlış hesapladığı, İngilizleri ve Türkleri olabildiğince birbirine kırdırarak İngilizlerin dikkatini bu bölgeye
çekmeyi, bu sayede Avrupa’da savaşan Alman askerlerinin karşısında daha zayıf bir askeri güç olmasını ve Alman birliklerini rahatlatmayı amaçladığını, bu gizli hesabın her iki taraftan da 500 bin cana mal
olduğunu, bunun ispatlanamamış bir iddia olduğunu, Tüm savaş boyunca Liman Paşanın hiçbir askeri tahmininin tutmadığını, aradan yüz yıl geçmesine rağmen bu şüphenin hala kafaları kemirdiğini
_____________________________ ___
Çanakkale savaşlarındaki en büyük askeri dehaların Mustafa KEMAL ve Esat Paşa olduğunu, düşmanın her hamlesini doğru tahmin ettiklerini, yaptıkları kritik hamleler ve aldıkları cesur kararlarla savaşın seyrini
değiştirdiklerini, gelişen olaylar neticesinde askerlerinin de yüksek güvenini ve hayranlıklarını kazandıklarını, bir işaretleriyle emrindekilerin hiç düşünmeden ölüme koştuklarını İngiliz ve Fransız Kurmaylarının bu kadar zor şartlarda çarpışan Türk ordusunun bu kadar akıllıca sevk ve idare edilebilmesine anlayamadıklarını, Zaten onların tüm savaş boyunca olan biten hiçbir şeyi anlayamadıklarını
_____________________________ ___
Çıkarma beklenmediği için küçük bir takımdan başka hiçbir askeri birliğin bulunmadığı koya çıkan 4000 İngiliz askerine Yahya Çavuş ve arkadaşlarının eski tip piyade tüfekleriyle 18 saat boyunca karşı koyduğunu, mermi israfı yapmamak için asla tek dolaşan hedeflere ateş edilmediğini, neredeyse
hiçbir mermi israfının yapılmadığını, adamların orada çakılı kaldığını, bir santimetre ilerleyemediklerini, takım komutanlarının üstlerine telsizlerinden verdikleri raporlarda karşılarında kalabalık bir makineli
tüfek (!) birliğinin bulunduğunu bildirdiklerini, dışarıdaki kıyımı gören İngiliz askerlerinin çıkmak istemediklerini bunun üzerine komutanlarının onlara arkalarında ateş ederek zorla savaşmaya gönderdiklerini Havadan savaşın seyrini takip etmekle görevli bir İngiliz pırpır uçağının pilotunun kıyıdan 50 m kadar açığa kadar denizin kıpkırmızı kan ile dolduğunu gördüğünü, bunun hayatında gördüğü en korkunç şey olduğunu söylediğini ve muhtemelen aklını oynattığını
________________________________
Ezineli Yahya Çavuş ve arkadaşlarının hepsinin orada şehit olduğunu Bu çarpışma ve şehadetin belki de savaşı kurtardığını, bu bölgeye çıkarma yapıldığını haber alan diğer birliklerin bölgeye yetişmesi için gereken
zamanın kanla kazanıldığını
_____________________________ ___
Bir bölgeye çıkarma yapan 2000 kişilik İngiliz ve Fransız bölüğünün o bölgede bulunan selvi ağaçlarını Türk birliği sandıklarını, hepsinin kaçarak bölgeyi terk ettiklerini, bu olayın yıllar sonra kendi raporlarından ve yazılı kaynaklarından öğrendiğimizi, kimsenin nasıl olup ta 2000 kişinin aynı anda hayaller gördüğünü açıklayamadığını
________________________________
Tüm çıkarma harekatı boyunca İngilizlerin yılan gibi sinsice davranmaya çalıştıklarını, Başta Anzak birlikleri olmak üzere diğer tüm sömürge askerlerini hep kendilerine kalkan olarak kullandıklarını Ölümün kesin
olduğu taarruzlarda öncü siper birlikleri olarak hep bu askerlerin kullanıldığını Mel GIBSON’un gençlik yıllarında başrol oynadığı “Gallipoli” adlı sinema filminde bu konuya inceden göndermeler yapıldığını
_____________________________ ___
İngilizlerin tüm savaş boyunca hata üstüne hata yaptıklarını, aptalca kararlar aldıklarını, emir-komuta zincirlerinde sürekli kopukluklar olduğunu, verilen önemli emirlerin asla yerine ulaşmadığını, kimden
geldiği belli olmayan emirlerle önemli stratejik hatalar yaptıklarını, mevzi ve can kaybının bu nedenle çok artığını, İngiliz savaş kaynaklarında, askerlerin anılarında ve araştırma eserlerinde bunun gibi yüzlerce olay
yaşandığını
________________________________
Gelibolu siper savaşlarının tarihin gördüğü en acıklı savaş olduğunu, on binlerce askerin savaştığı düşman askerini bir kere bile göremeden can verdiğini, İngilizlerin tokat üstüne tokat yedikçe Türk siperlerine kurşun yağdırır gibi bombalar yağdırdıklarını, kolların bacakların havalarda uçtuğunu, yerin altının ve üstünün sürekli yer değiştirdiğini, her defasına “Tamam bu sefer canlı Türk bırakmadık” diyerek saldırıya geçtiklerini, her defasında Allah’tan başka sığınacak hiçbir şeyleri kalmamış Mehmetlerin kabus gibi tekrar tekrar karşılarına çıktığını
_____________________________ ___
Savaş istatistiklerine göre bir m2’ye 6000 mermi düştüğünü, bu oranın dünya savaş tarihinin en yüksek oranı olduğunu Havada iki merminin çarpışma ihtimalinin 600 milyonda bir olduğunu, bu çarpışan mermilerden Çanakkale’de onlarca bulunduğunu Savaş Gazilerinin “Cehennem diye bir yer vardır
Biz orayı gördük” dediklerini
________________________________
Galatasaray Sultanisi (Lisesi) öğrencilerinin okul sıralarını bırakarak cepheye koştuklarını, 15-16 yaşlarındaki bu fidanların hepsinin tek bir saldırıda İngiliz makinelisi ile biçildiğini, Olayı gören bir Türk askerinin yıllarca ağzını bıçak açmadığını ve ne zaman Çanakkale’den bahsedilse hüngür hüngür ağladığını
_____________________________ ___
Darü’l Fünun’un tüm son sınıf öğrencileri şehit olduğu için o sene hiç mezun vermediğini
________________________________
Gömülemeyen ölülerin on binleri bulduğunu, ortalığın kokundan ve sineklerden geçilmediği, domuzun bile yaşamayacağı şartlarda askerlerin savaştığını, ilk ateşkesin dostluk gösterisi değil, şartların her iki taraf için de artık kaldırılamayacak kadar ağırlaştığı için zorunlu olarak alındığını İki tarafın askerlerinin o gün arkadaşlık yaptıklarını, birbirlerine cigara, yiyecek ve tespih, yüzük, rütbe gibi ufak tefek hediyeler
verdiklerini, bu manzarayı gören bir Türk Subayının “gören insanın zalimleşeceğini, bir zaliminde insanlaşacağını” ifade ettiğini
_____________________________ ___
Ortalığı basan sinekler yüzünden hiçbir yiyecek maddesinin birkaç tane sinek yutmadan yenilemeyeceğini, Salgın hastalıkların da savaş kadar can aldığını, bir İngiliz askerinin hasta arkadaşını büyük abdestini yapmak için tuvalet çukuruna girerken gördüğünü, oradan çıkmayınca çukura koştuğunu, hasta askerin bayılarak pisliklere batmış olduğunu, arkadaşlarının ise onu yukarı çekemeyecek kadar güçsüz kalmış olduklarını, bu hasta askerin kendi pisliğinde boğularak can verdiğini Çanakkale savaşlarına daha önce hiç bilinmeyen zeka ürünü hileler ve aldatmacalara başvurulduğunu, Türklerin soba borularından top bataryaları yaptığını ve bu şaşırtmacanın işimize çok yaradığını, askerlerin Tahta düzenekler yaparak siperden hiç çıkmadan tüfek atışı yapabildiklerini, bomba fırlatan düzenekler yapıldığını, İngilizlerin Türk topçusunu yanıltmak ve zaten az olan mühimmatı boşa harcatmak için tahtadan kocaman gemiler inşa edip yüzdürdüklerini Toprağın altında bile savaş olduğunu, her iki tarafın tüneller açarak düşman siperlerinin altına kadar gelip patlayıcı yerleştirdiklerini, bu şekilde iki tarafın da çok kayıp verdiğini
________________________________
İkinci çıkarmadan önce İngilizlerin komutanlarını değiştirdiğini, yeni gelen Sopford’un emekli bir asker olduğunu, çıkarma yapıldıktan sonra uzun zamandır Gelibolu’da bulunan tüm subay kadrosunun şiddetli itirazlarına ve “Hemen şimdi saldırırsak Türkleri arkadan çevirip bu işi bitiririz, bu tepeler bomboş” önerilerine karşın büyük bir aptallık yaparak “Yoldan geldik yorgunuz Bugün dinlenelim, yarın rahat rahat savaşırız” diyerek askerlerine dinlenme emrini verdiğini, çıkarma yapan askerlerin bomboş tepeler önünde gün boyu denize girerek eğlendiğini, mangal yaparak keyif yaptığını
_____________________________ ___
Bu sırada çıkarmayı haber alan Esat Paşa’nın Yarımadanın öbür ucunda bulunan birliğe düşmanı karşılama emrini verdiğini, bu komutanın ise “Askerlerim günlerdir uykusuz ve yorgun Bu şartlar altında yarımadayı yürüyerek geçemeyiz” itirazını anında o subayı görevden alarak cevaplandırdığını, yerine Anafartalar Grup komutanı olarak Mustafa KEMAL’i görevlendirdiğini, aç, yorgun ve sefil Mehmetlerin Mustafa KEMAL’in arkasından 20 saat yürüdüğünü, bu sırada İngiliz askerlerinin kıyıda mangal ve piknik yaparak dinlendiklerini, bu iki zıt ve mantıksız şartları yaşan birliklerin sabah güneşinde karşılaştıklarını, Türk askerinin mermiyle, mermi bitince süngüyle ve daha sonra kendini uçurumdan aşağı atarak vatan toprağına yapılan son saldırıyı da durdurduğunu, Conkbayırı’nın 24 saat içinde 7 kere el değiştirdiğini, bunun bir savaş değil, boğuşma olduğunu, sonunda İngilizlerin ne yaparlarsa yapsınlar bu işi başaramayacaklarını anladıklarını, İngilizlerin ve tüm işbirlikçilerinin bu işten vazgeçme kararı aldıklarını, Çanakkale seferinin son direnişinin ileride vatanı bir kere daha kurtaracak ve Cumhuriyeti kuracak olan genç liderimizi tüm dünyaya tanıttığını Müslüman ülkelerde Mustafa KEMAL’in kahraman ilan edildiğini, kartpostallarının ve posterlerinin kapış kapış satıldığını
________________________________
Mustafa Kemal’in Anafartalar’da yaralandığını, kalbinin üstünde bulunan cep saatinin parçalandığını ve şarapnel parçasının derine girmesini engellediğini, bu yaranın aylarca kapanmadığını, Mustafa KEMAL’in askerin morali bozulmasın diye bu olayın tek şahidine sus emri verdiğini, daha sonra Liman Paşa’ya parçalanan saatini hatıra olarak verdiğini ve Liman Paşa’nın çok şaşırıp heyecanlandığını ve kendi altın köstekli cep saatini Mustafa KEMAL’e hediye ettiğini
_____________________________ ___
Çanakkale’de doktorların askerlerden daha çok yorulduğunu, binlerce yaralıyla ilgilenmek zorunda kaldıklarını, Ümitsiz vakalarla hiç ilgilenilmediğini ve kurtulma şansı olanlara öncelik verildiğini, Bir Türk doktorun önüne kendi oğlunun getirildiğini, “Kurtulma şansı yok” diye oğlunu tedavi etmediğini, hemen bir sonraki yaralıyı istediğini, yaralılardan ancak ertesi gün başını alabildiğini ve o zaman oğlunun mezarına gidebildiğini
________________________________
İngilizlerin kendi ifadelerine göre mükemmel bir geri çekilme planı yaptıklarını, hiçbir kayıp vermeden çekip gittiklerini, onların ifadesine göre Türklerin hiçbir şeyden haberinin olmadığını ama yine kendi yalanlarını kendi kaynaklarından suratlarına tükürürcesine, ger çekilme esnasında bizim siperlerden onların siperlerine üzerine kağıt sarılmış bir taş fırlatıldığını, bu kağıtta düzgün bir İngilizceyle “Gittiğinize üzülüyoruz, Süveyş Kanalında Görüşürüz” yazdığını Bu olayın, geri çekilmeden Türklerin haberleri olduğunu ama artık savaşamayacak kadar yıpranmış olduklarını ispatladığını Okuma yazma oranının yüzde beşlerde olduğu bir dönemde bizim Çanakkale’ye hangi yetişmiş evlatlarımızı yolladığımızı ve memleketin en az 100 yılını bozuk para harcar gibi harcadığımızı
_____________________________ ___
Gelibolu topraklarına çıkıp, Marmara denizini görebilen sadece tek bir İngiliz askeri olduğunu, bu askerin aslen İrlandalı olduğunu, Türk askerini şaşırtmak için gece kumsala tek başına çıkıp bir sürü meşale yakarak
çıkarma sanki oraya yapılıyormuş gibi bir kandırmaca yapmaya çalıştığını, bu askerin daha sonra yolunu kaybederek yarımadanın çok içerisine kadar girdiğini, daha sonra bir şekilde dönerek kurtulduğunu, bu olayın yıllar sonra askeri günlükler okununca öğrenildiğini
_____________________________ ___
Savaşta Türk ordusunun tek bir pırpır uçağı olduğunu, bu uçağın arada sırada askere moral vermek için uçtuğunu, bu uçağın tüm birliklerimizin sevgilisi olduğunu ve ona “Tek Kuyruk” adını taktıklarını
_____________________________
Savaşın özellikle sonlarına doğru ordunun istihkakları azalttığını, askere günde sadece yarım ekmek verilebildiğini, bu ekmeğin de taş gibi kuru olduğunu Açlık içinde siperlerde yaşayan Mehmetlerin ayakkabı köselelerini kaynatıp çorba niyetine içmeye çalıştıklarını Eğer fedakarlık buysa bizim bildiğimiz hiçbir fedakarlığın fedakarlık olmadığını
_____________________________ ___
Medeniyetin öncüsü İngilizlerin beyaz bayrak sallayan Türk askerlerini kurşuna dizdiğini, esir askerlerimizi tahta barakalara doldurarak yaktıklarını Esir alınan aç Türk esirlere maymunlara fıstık atar gibi yiyecek kırıntıları atarak eğlendiklerini Türk askerinin savaşta silahsız düşman askerini öldürmediklerini hayretle gördüklerini, bu sayede çok sayıda İngiliz ve Anzak’ın ölümden döndüğünü, bunlardan birinin sonraki yıllarda İngiltere Genel Kurmay Başkanı olduğunu, yaşadıkları ağır yenilgiyi psikolojik olarak örtbas
etmek için yapılan son centilmen (!) savaş olduğunu söylediklerini,
_____________________________ ___
İngiltere ve Avustralya’nın aradan bu kadar yıl geçtikten sonra Gelibolu’nun küresel miras olduğunu ve uluslar arası toprak sayılmasını istediklerini, kendi şehitliklerinin olduğu bölgelerin ise kendi toprakları
olarak kabul edilmesini istediklerini
_____________________________ ___
Anzak günü olarak kutlanan 25 Nisan’da TV’lerde Anzak törenlerinin en ince ayrıntısına kadar anlatıldığını, aynı gün yapılan bu memleketin gerçek sahibi her görüşten Türk gençlerin 20 bin kişilik yürüyüşünün ise Türk TV’leri tarafından, gösterilmediğini
________________________________
Çanakkale savaşının sonuçları itibariyle hiçbir savaşla kıyaslanamayacak kadar Dünya’yı etkilediğini, Bir çok ülkede politik gidişi etkilediğini, özellikle Rusya’da Bolşevik devrimine yol açtığını Yarım milyon cesedin
ise Gelibolu’da toprağın kimyasını değiştirdiğini ve yeşillendirdiğini Hâlâ toprağın altında kemikler, boş mermi kovanları ve patlamamış top mermileri çıktığını

Kahramanca savaşan Çanakkale yiğitlerine birer Fatiha göndermeyi unutmayın...Aziz ruhları şadolsun....
BULUT İÇİNDE KAYBOLAN İNGİLİZ BİRLİĞİ
Konu: 12 Ağustos 1915 günü Anafartalar Bölgesinde Bir Bulut İçinde Kaybolan İngiliz Kraliyet Ailesi Muhafız Alayından 4. Tabur Hakkında / Norfolk /
Olayın Şahitleri: Yeni Zelandalı Frederick Rerchardt ve iki arkadaşı. Ayrıca Yeni Zelandalı Araştırmacı I.C. McGibbon konuyu inceleyip araştırmıştır.
Olay Mahalli ve Savaşa Katılan Birlikler: Türk kaynaklarında 163. İngiliz Tugayı, 35. ve 36.Türk Alaylarının 1. ve 3. Tabur Cephelerine yaklaşarak taarruza geçti, sonuçta 680 kayıp verdi. Türkler ise 282 şehit verdiler. Ayrıca 37 tutsak alınırken, 250 de tüfek ele geçirdiler. Bulut içine girip kaybolan asker sayısı da 250 idi. Elhasıl savaş mahalli Küçükanafartalar Ovası ve Kükürtlü Pınar mevkii.
Olayın Tarihî Seyri: Bilindiği üzer İngilizlerin başını çektiği bağlaşık devletlerin deniz filosu 18 Mart günü dayanılmaz bir yenilgiye uğratıldı. Bunun üzerine 25 Nisan 1915 günü kara harekâtına giriştilerse de Temmuz sonu geldiği halde istenilen başarıyı hâlâ elde edemediler. Bunun için 4 Ağustos ile 10 Ağustos arası 50.000 - 60.000 kişilik takviye birlikleri ile Anafartalar Körfezi'ne yaptıkları çıkarma ile şanslarını bir daha denemek istediler. Ama yapılan 3. çıkarmada büyük bir fiyasko ile sonuçlandı. Mustafa Kemal ve askerlerini aşamadılar. Bu savaşlar onların son çıkışları olacağı için güçlerinin tamamını kullanmak istiyorlardı. Bu itibarla her bakımdan savaş gücü yüksek olan Kraliyet Muhafız Alayı NORFOLK Birliğine de 4 Ağustos günü ÇANAKKALE'ye Hareket Emri verildi. Sözkonusu birlik 5 Ağustos 1915 günü Limni'nin Mondros Limanı'na ulaştı oradan İmroz Adası'na vardı. 10 Ağustos 1915 günü de Anafartalar Limanfndan savaş bölgesine ayak basılmıştır. Gerekli hazırlıklar da yapıldıktan sonra 12 Ağustos 1915 günü Anafartalar Bölgesi Kükürtlü Pınar Mevkiinde savaşa katılmışlardır. 22 Ağustos kaydında mevcut ise de; esas olayın meydana geldiği savaş tarihi 12 Ağustos 1915 günüdür. İşte 12 Ağustos 1915 günü ve öğleden sonra piyade ateşinin şiddetlendiği saat 16.30'da Yeni Zelandalı askerlerin ifadelerine göre: Albay Berkham'ın emrindeki NORFOLK Alayı'nın 4. Taburu diğer bataryalardan ayrılarak sağa doğru kaymaya başlıyor. Yani komşu taburlarla temaslarını kaybetmiş oluyorlar. İşte o anda NORFOLK Alayının 4. Taburu subaylarıyla birlikte, gizemli bir şekilde ve görenlerin şaşkın bakışları arasında, katı görünümlü bir bulutun içine girip gözden kayboluyorlar.
Burada hadiseyi ispatlayan ve bir o kadar da ilginç olan bir nokta da; internet kayıtlarından anlaşıldığı kadarıyla, 1918'de İngiliz Hükümeti bir yazı ile kayıp birliğin Türkiye'den iadesini talep ediyor. Türkiye ise verdiği kati cevabında; Sözkonusu birliğin esir alınmadığı ve herhangi bir temasın bulunmadığı şeklinde oluyor. Yalnız yazının sayıları ve ekleri hakkında malûmat sahibi değiliz.
Sonuç: Hadise înternet kayıtlarında şöyle yorumlanıp özetleniyor. Yani olayı ünlü ve gizemli yapan üç faktör üzerinde duruluyor.
l. NORFOLK / Norfok / Alayındaki İngiliz birlikleri bizzat İngiliz Kraliyet Ailesi tarafından seçilerek işe alınan seçkin askerlerden oluşuyor. Bizim Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı gibi. Bu da olayı büyütüyor ve ünlü yapıyor.
2.İki Gelibolu gazisi tarafından açıklandığı şekilde hadise; NORFOLK, çok ilginç ve gizemli olarak bir bulutun içine girmesi ve 4. Taburun bulutun arkasında hiçbir kimseyi bırakmayacak şekilde yükselip başka bir istikâmete sürüklenip gözden kaybolmasıdır.
3. Esas en ilginç gerçek ise kaybolan bu 250 kişilik birliğin en azından vücutlarının bir daha bulunamamış olmasıdır. Yalnız 1919'da İngiltere'den bir heyet sözkonusu
4. Taburdan 180 kişinin ölülerini Gelibolu Yarımadasında bir çiftlik tarlasında buldukları rivayeti mevcuttur. Buradaki iki askerin üzerlerindeki özel işaretlerden Norfolk oldukları tespit edilmiş rivayetidir.Bu işaretlerden ve buradaki ölülerin 4. tabura ait olduğu tahmin edilmektedir.
Hülasa olay ilmî ve aklî olarak ispatlanması zor da olsa, Norfolk Alayı'nın tarihinde meydana gelmiş bir vakıa olarak kalacaktır.
PLANLI PROGRAMLI BİR HAYAT
Zaman, en büyük sermaye...
II. Abdülhamid Han, mal israfında olduğu gibi zaman israfından
da kaçınıyordu. Zamanını çok iyi kullanıyor, her şeyi bir plan
ve program dahilinde yapıyordu. Yaptığı ve yapacağı şeyleri bizzatihi
not ediyor, yaptıracaklarını da not ettiriyor ve herşeyi bir saate
bağlıyordu.
İnsanı rahatsız eden ses gürültüsünden hoşlanmıyordu. İstirahate
geçince sarayda bir sükunet başlıyordu.
İş ehline verilmeli.
II.Abdülhamid Han'ın diğer bir özelliği de, maiyeti altındaki
insanların ne tür kabiliyette olduklarını tespitteki mahareti ile işi
ehline vermesiydi. (19)
Fikir ve maksatlar mükemmel bir ifade ve nezaketle dile getirilmeli.
Sultanın sohbetine doyum olmuyordu. Kalın ve gür sesiyle
sohbetini dinlemek insana bir haz veriyordu.
Bütün hal ve hareketlerinde padişahlığın heybetini, vekarını
gösteriyor, fikirlerini ,maksadını mükemmel bir ifade ve nezaketle
anlatıyordu.
El yazısı rahat okunuyor, İfadesi açık, sarih, cümleleri uzun
olmakla beraber bağlantıları kolaylıkla yapıyor, varmak istediği netice,
rahatlıkla anlaşılıyordu. (20)
DİSİPLİN
Abdülhamid Han, disiplinli bir sultandı. İşleri zamanında takip
etmek en büyük özelliklerinden biriydi. Yapılan müracaatlar intizam
içerisinde tetkik edilir ve hiçbir kağıt parçasının kaybolmasına, hiçbir
muamelenin kontrolden kaçmasına ve hele işlerin sürüncemede
Mehmet AYDIN II. Abdülhamid Han'ın Liderlik Sırları
kalmasına müsaade edilmezdi. Başkatibet dairesine girip çıkan işleri
bizzat kendisi kontrol ederdi. (21)
Aynı zamanda getirilen ve gönderilen evrakların kayıtlarına
çok büyük hassasiyet gösterirdi. Kendisine arzolunun şeylerle kendisinin
verdiği emirlerin kayıp ve tahrif olmamasına çok dikkat
ederdi. Bununla birlikte fevkalade kuvvetli hafızası ile kontrol tedbirlerini
sıkı bir şekilde temin ederdi. (22)
" Dikkatsizlik özür değildir"
II. Abdülhamid Han, hataların istenmeden olabileceğine pek
inanmazdı. Ve bu hususta Tahsin Paşa'ya şunları söylemiştir; "İnsanda
sehiv (yanlışlık) olmaz, sehiv ya kasten olur, yahut dikkatsizlik
neticesinde meydana gelir Kasten yapılan yanlışlıklar büyük ve
çirkin bir suçtur. Dikkatsizlik neticesinde meydana gelen hataların
kabahati o dikkatsizliği yapan kişiyedir. Dikkatsizlik mezaret sayılabilir
mi?" (23)
ERKEN KALKMAK
II. Abdülhamid han, istisnalar haricinde erken yatıp erken kalkardı.
Güneş doğmadan kalkar her zaman adeti olduğu üzere banyosunu
yapar ve sabah namazını kılarak dualar eder, Kur'an-ı Kerim
okurdu, ibadetini yaptıktan sonra kahvaltısını yapardı. Sabah
kahvaltısı çok hafif olurdu. Yarım bardak sütü madensuyu ile karıştırıp
içerdi. Madensulu sütten hemen sonra kahve ve sigarasını içer,
bilahare doğruca masasının başına oturup tahminen saat onbire kadar
resmi işlerle uğraşırdı
Sultan, aynı zamanda deniz banyosunu çok severdi. Doktorun
deniz banyosu tavsiyesi üzerine Beylerbeyi Sarayı'na giderek her
sabah deniz banyosu yaptığını kızı Ayşe sultan hatıratlarında anlatır.
Abdülhamid Han da deniz banyosunun kendisinde bir alışkanlık haline
geldiğini, susuz yaşayamadığım söylerdi:
"Deniz banyosu bir alışkanlık haline geldi. O gün bugün susuz
yaşayamaz oldum"derdi. (16)
YEMEN KAHVESİ
Kahveyi çok severdi. Bunların içerisinde de sadece Yemen
kahvesi kullanırdı. Yemeklerden sonra ve arada da ayrıca altı yedi
defa kahve içerdi. Kahvesi ne koyu, ne de açık ve sade olarak pişirilirdi.
Kahveyi sigarayla birlikte ve ağır yudumlarla içerdi. Çocukların
hiçbir babalarının huzurunda kahve içmedi. Gençlerin kahve
ve sigara içmeleri sarayda çok ayıp sayılırdı. (17)
YEMEKTEN SONRA DİNLENME FASLI
II. Abdülhamid Han, sağlığına çok dikkat ettiği için çalışma
saatleri, yemek ve istirahat zamanları son derece muntazam idi. Öğle
yemekleri, saray usulü üzeri genelde saat onbirde, akşam yemekleri
de beşte yenirdi. Yemekleri bu saatlerde yemek saray adetindendi.
Yemek hazır olunca odasına geçer, hanımıyla beraber yemeğe
otururdu. Yalnız sofraya oturmamaya gayret eder, yemeği ailesiyle
yemekten hoşlanırdı. Saltanatının yirmi yılı içinde istisnalar
haricinde hergün ailesiyle yemek yedi. Yemekten sonra odasındaki
şezlonga uzanıp onbeş, yirmi dakika dinlenir, yine kalkıp sabahtan
kalan işlerini görmek üzere Selamlık dairesine geçer, çalışmaya
başlardı. Öğleden sonraki bu çalışma sırasında Başkatibi, yahut
ikinci Katibi, devlet adamlarından bazılarını kabul ederdi. Bu çalışma
akşamlara kadar devam ederdi. Akşamları genelde yemekten
sonra bahçeye çıkar, orada paşalarla, beylerle gezer ve bazen Harem'e
geçerdi. Bazen marangozhanesinde veya kütüphanesinde çalışırdı.
(18)
Çok yoğun işlerinde gece yanlarına kadar Saray'da kaldığı
olurdu. İşi olmadığı zaman yatsı namazından sonra derhal dinlenme
odasına çekilirdi.
Aşırı yorgun veya işlerinin hafif olduğu zamanlarda ailesi ve
çocuklarıyla görüşür hal hatır sorar ve onlarla ilgilenirdi.
18
« Önceki |