Oryantalizm Hayali Doğu

Oryantalizm
Hayali Doğu

Kâşifler, misyonerler, tacirler, askerler, sanatçılar, bilim adamları, Doğu'ya geldiler. Doğu'yu düşündüler, Doğu'nun gerçeklerini işleyip incelttiler. Gezi yazıları, öyküler, şiirler, resimler, araştırmalarla Doğu'ya ilişkin dev bir külliyat yarattılar.

Yazı: Jale Parla

 
Kendinden söz etmeyen; duygularını, kişiliğini, kimliğini ifade etmeyen, tarihinin temsilciliğini üstlenmeyen Doğulu adına konuşarak, Doğu'yu temsil ettiler. Doğulunun niçin ve nasıl Doğulu olduğunu sadece Batılılara değil, Doğuluya da gösterip benimsettiler. Onların tarihlerini, coğrafyalarını, dinlerini, dillerini, kültürlerini ve karakterlerini saptadılar, belgelediler. Sonuçta üniversitelerde araştırılan, öyküleri yazılan, ressamların atölyelerinde işlenen, müzelerde sergilenen, yeniden kurulan pek çok Doğu çıktı ortaya. Aynı sıfatlar, aynı imgelerle betimlenen, hiç değişmeyen bir Doğu'ydu bu. Hayranlık duyulsa da aşağılanan, hor görülen, `üstün' Batı kültürüne bağımlı kılınan bir Doğu... Despotizmi, zulmü, ihtişamı, duygusallığı, erotizmi, ehlileştirilmiş felsefesi ve mistisizmi ile yeniden kurulan Doğu... Oryantalizm; Batı'nın ürettiği hayali bir Doğu'ydu bu ama uçuk bir Batı rüyası da değildi. Doğu'nun ve ona ait özelliklerin Batılı gözle yeniden kurulmasıydı. Batı'nın karşıt imgesi olarak ona göre kendini tanımladığı ve rahat bir vicdanla sömürebilmek için ``ötekileştirdiği'' suskun Doğu'nun hayaletiydi.

 
Bir anda beyaz (Fransız), üstün, plutokratik uygar dünyanın gücünün nasıl işçiler, göçmen işçiler, doğru renkte (yani beyaz) olmayan azınlıklar gibi `görünmez' olan toplulukların ezilmesi üzerine kurulmuş olduğunu gördüm. Kadınlar. İnsan olarak görülmeyenler. Ama, tabii, kullanılacak aletler olarak algılananlarĞpis, aptal, tembel, içten pazarlıklı, vb. ... Büyük, soylu, `ileri' ülkelerin nasıl `yabancı' olanı dışlayarak kendi yerlerini sağlamlaştırdıklarını gördüm. `Yabancı'yı hesaba katmamazlık edememek ama gene de dışlamak, köleleştirmekti bu. Tarih'in artık bildiğimiz jesti: İki ırk olmalıydıĞefendiler ve köleler.'

 
Bu satırların yazarı, Cezayir asıllı, Yahudi ve kadın olarak Fransa'da büyüyen Hıne Cixous'dur. Tasvir ettiği, Batı'nın Doğu'ya yönelttiği oryantalist bakış açısıdır.

Chris Tiffin ve Alan Lawson Describing Empire: Post-colonialism and Textuality (İmparatorluğu Silmek: Postkolonyalizm ve Metinsellik) adlı kitaplarında Everest Tepesi'ne 1953'te İngiliz Uluslar Topluluğu'na bağlı bir Yeni Zelandalı tarafından ilk kez ulaşılmasına İngiliz basınının nasıl bir fetihmiş gibi yer verdiğini anlatırken, oraya onunla birlikte ulaşan Bhotia Tenzing Norgay'dan yalnızca `yerli rehber' olarak söz edildiğine işaret eder. Oysa İngilizce konuşan ve İngiliz asıllı Edmund Hillary, Everest'i hem `keşfetmiş' hem de `fethetmiştir'. İngiliz Uluslar Topluluğu'na mensubiyetiyle Britanya İmparatorluğu'nun dünya üzerindeki etkisinin bir simgesi haline getirilen Edmund Hillary'nin bu başarısı, Kraliçe İkinci Elizabeth'in taç giyme töreni arifesinde ona verilmiş çok anlamlı bir hediyedir. İngiltere büyüklüğünü ve dünya üzerindeki egemenliğini işte böyle azimli ve cesur bireylerin başarılarına borçludur. Peki ya Everest'e tırmanan ikinci kişi, yani Tenzing Norgay? O yalnızca yolu göstermiştir. Zaten yaptığı işin anlamının bile farkında değildir.

Batı'nın haritacılık tarihinde de önemli ölçüde yukarıdaki gibi bir yöneliş görürüz.

 
Bunun en klasik kanıtlarından biri, Avustralya'nın Batı kartograflarınca nasıl temsil edildiğidir. Bu temsilde, 17. yüzyıldan başlayarak, bomboş ya da antipodların (ayakları baş, başları ayak insanlar) yaşadığı yerler olarak gösterilen Avustralya'nın böyle temsil edilmesindeki amaç, bütün bir kıtanın keşfedilmeyi, fethedilmeyi, sahiplenilmeyi ve yönetilmeyi beklediğine ilişkin fikri pekiştirmek, doğallaştırmaktı. Bomboş ya da `insanaltı' bazı tuhaf yaratıkların yaşadığı büyük arazileri Batılının gidip kurtarmasından, ıslah etmesinden daha doğal ne olabilirdi?

Batı'nın Doğu'yu nasıl tanımladığı, nasıl `keşfedilecek, zapt edilecek, betimlenecek, ve çeşitli amaçlara hizmet edecek biçimde söylemleştirilecek' bir nesne olarak gördüğü oryantalist ideolojinin temelinde yatar.

 
Oryantalizm "anlatılarla" beslenir; yani Doğu hakkında uydurulmuş ya da Doğu'ya göre biçilmiş hikâyelerle. Bunlar, zaman ve amaca göre değişikliğe uğrayabilirler ama ortak özellikleri aynı kalır. Batı'nın Doğu'yu nesneleştirip her türlü sömürüsünü meşru kılması için gerekli zemini yaratır, kılıf ya da kılıfları hazırlarlar.


 
1973'te, sonradan Efendilik, Şarkiyatçılık, Kölelik başlığıyla (1985) Türkçe basılan doktora tezime başlarken, ben de, iki temel fikirden hareket etmiştim: Doğu'yla ilgili İngiliz ve Fransız yazınında hiç eksik olmayan efendilik-kölelik teması ve Batılı gezginin Doğu'ya doğru ilerledikçe doğaya atfettiği yabancılık. Doğa, Batı edebiyatında, hele de romantizmin boy verdiği on dokuzuncu yüzyılda, dost ve esin kaynağı bir mekânken, romantik gezgin Doğu'ya doğru yol aldıkça aynı doğayı tuhaf ve ürkütücü bir gizemle yabancılaştırıyordu. Örneğin 1809-1811 yılları arasında Türkiye'ye gelmiş ve mitolojik bir an'ı yinelemek için Çanakkale Boğazı'nı en kısa yerinden yüzerek geçmiş olan Byron'a göre, gezgin olarak bulunduğu Doğu'da bütün ilişkiler efendilik-kölelik ilişkileriydi ve doğa da neredeyse buna fon oluşturacak bir vahşilikteydi. Byron'ın bu önyargısı, daha gezilerine başlamadan önce muhayyilesinin beslendiği Doğu mitinden kaynaklanıyordu.

 
Lord Byron, William Beckford'un, Doğu'yu hiç görmeden, yalnızca Binbir Gece Masalları ve benzeri anlatılardan esinlenerek yazdığı Vathek adlı Doğu öyküsünü çok severdi. Halife Vathek'in Öyküsü üç bölümden oluşuyordu. Birinci bölümde Vathek, Doğulu bir despot olarak boy gösterir. Vathek'in kişileştirilmesinde, esin kaynağı Doğu öykülerine uygun olarak, parodist bir üslup sezilir:

 
`Abbasilerin dokuzuncu halifesi Vathek, Mutassım'ın oğlu ve Harun Reşid'in torunuydu. Çok genç yaşta tahta geçmesinden ve gençliğinde gösterdiği hünerlerden ötürü halkı onun halifeliğinin uzun ve mutlu olacağına inanmaya zorlanmıştı. Yakışıklıydı ve görkemli bir görünüşü vardı, fakat kızdığı zaman gözlerinden biri öyle dehşet saçardı ki kimse bu bakışa dayanamazdı. Bu bakışa hedef olan zavallı anında yere serilir, bazen de oracıkta ölürdü. İşte bu yüzden, ülkesinin nüfusunu azaltmamak ve sarayını ıssızlaştırmamak için Vathek çoğunlukla hırsını dizginlemeyi yeğlerdi.'

 
İkinci bölüm Vathek'in yasak bilgiler ve zevkler peşinde koşuşunu anlatan sarayların betimlemelerini içerir: Sonsuza Dek Doyurmayan Ziyafet, Ezgi tapınağı ya da Ruha Nektar, Göz Ziyafeti ya da Belleğin Kamçısı, Kokular ya da Zevke Davet, ve Korku ve Tehlike Sarayları'dır. Hepsi de Doğu'nun simgesi haline gelen duyusallık, tensellik, yasak ve tuhaf zevklerle ilintilendirilmiştir.

Halife Vathek'in Öyküsü'nün en ünlü ve son bölümü ise Vathek'in cezalandırıldığı, İblis'in Sarayı adlı bölümdür. Roman bu üçüncü bölümde parodi özelliklerinden sıyrılarak öznelleşir.

 
Vathek'in cezalandırılışında yazarın günah ve ceza korkusunu, hatta bilinçaltı cezalandırılma özlemlerinin dile getirilişini buluruz. İşte Byron'ı en çok etkileyen de kitabın bu son bölümüdür. Çünkü Byron da aynı Beckford gibi, Doğu'yu bir yandan çekici bir edebi malzeme, bir yandan da kendi bilinçaltı özlem ve korkularını yansıtacağı bir ayna, bir metafor olarak görür. The Giaour'a (Gâvur) eklediği bir notta Byron Vathek'i şu sözlerle över: `Geleneklerin doğru aktarılışı, betimlemelerin güzelliği ve düş gücü açılarından Vathek bütün başka Doğu taklidi Avrupa masallarından kat kat üstün; öyle özgün özellikleri var ki Doğu'ya gitmiş olanlar bunun bir çeviri olmadığına inanmakta güçlük çekeceklerdir.' Yani Byron'a bakılırsa, Vathek, Doğu'yu gerçekten temsil ediyordu; bütün Doğulular Vathek gibi vahşi, duyusal, acımasız, sapkın, ve sıra dışıdır! Nitekim, Byron kendisi de Doğu yolculuğu boyunca, izlenim ve anılarını nesnel bir anlatımla aktarmayı seçmemiş, bu geziyi, yalnızca Doğu mitini geliştirmek, süslemek, bu mite yeni anlatılar katmak üzere bir vesile olarak kullanmıştır.

 
Oryantalizmin bir düşünce biçimi, anlatılarla, söylemlerle koşullandırılmış ve koşullandırıcı bir algılama çerçevesi olarak nasıl kurulup işlediğini dünyaya 1978 yılında basılan Oryantalizm adlı kitabıyla Edward Said duyurdu. Aslen Filistinli olan ve ABD'nin belli başlı üniversitelerinde okuyup öğretim üyeliği yapan Said'in bu kitabı 1980 yılından itibaren hız kazanan post-kolonyalist incelemelerin de öncülüğünü yaptı.
Said, Oryantalizm'de kendini üstün gören, bu üstünlüğünü hem top ve tüfekle, hem de ekonomik olarak desteklemiş olan ve bu üstünlükten vazgeçmek niyetinde olmayan bir kültürün (ki Batı kültürü böyledir) başka bir kültürü eşiti olarak anlayıp değerlendiremeyeceğinden yola çıkar. Said'e göre şarkiyatçılık `Avrupa'nın... Doğu'yu tanımlama girişimidir.

 
'Doğu yalnızca Batı'nın coğrafi komşusu değil, aynı zamanda en büyük, en zengin, en eski sömürgesidir. Dil ve uygarlıklarının kaynağı, kültürel rakibi, `kendinden başka'nın, yani `öteki'nin en derin ve ısrarlı simgesidir. Şarkiyatçılık ya da `oryantalizm', Doğu'nun Batı tarafından, Batı'nın kültürel ve ideolojik kurumları, bu kurumların dili ve doktrinleri, kısaca Batı anlatıları yoluyla temsil edilmesidir. Bu temsilde Doğu suskundur.

Said'in Oryantalizm adlı kitabı yayımlandığı zaman şarkiyatçılar arasında büyük bir tepkiye neden oldu. Uğraşlarını meşru ve nesnel bir bilim dalı olarak gören şarkiyatçılar, yaptıkları işin, bilinçli ya da bilinçsiz yanlılığı üzerine kurulmuş bu incelemeyi reddettiler.

Oysa biliyoruz ki Batı edebiyatının en eski temalarından biri, kudretle bilginin tehlikeli özdeşliğidir.



 
Ortaçağ Avrupa'sında Kilise'nin resmi bilimi dışında bilgi yasaklanmış ve aydınlanma çağına dek, yasak bilgiye öykünen bir dizi Faust cehennemi boylamıştır. Rönesans'ta bile, Rabelais'nin ölümsüz yapıtında, baba dev Gargantua, kendinden de devasa oğlu Pantagruel'e `vicdansız bilgi ruhun ölümüdür' uyarısında bulunarak bilgiyi bir kudret aracına dönüştürmemesini öğütler. Ne var ki, Said haklıdır; Doğu hakkında bilinçli ve maksatlı üretilen bilgi Batı'da vicdani bir değerlendirmeye konu olmamıştır. Bunun nedeni de sömürgeciliktir. Doğu, Batı'nın sömürgesi olduğu sürece, zaten kurulu efendilik-kölelik ilişkisi Doğu'ya ilişkin metinlerin kasıtlı ya da bilinç dışı saiklerle üretilmesiyle pekiştirilecektir.

 
1978'den sonra artık oryantalizm konusunda söylenecek her söz Said'in kitabını anmak zorundaydı. Ama kitaba yönelmiş (çoğu haksız) eleştirilerden iki tanesi vardı ki bunlar doğrultusunda bugün post-kolonyalist diye tanımladığımız yaklaşım gelişti. Bu iki nokta şuydu: İlk olarak, Said'in kitabında sömürgeciliğin tek tek `tarihsel' boyutu ihmal ediliyordu. Farklı yerlerde ve farklı tarihsel dönemlerde uygulanan sömürgecilik yöntemleri de, üretilen sömürgecilik söylemleri de, elbette farklılıklar göstermeliydi. İkincisi de, sömürülen Doğu sanki çok pasif, çok tepkisiz, üzerinde her türlü oyun oynanabilen bir satranç tahtası gibi ortaya çıkıyordu; sanki bütün bu olupbitenlere hiçbir tepki gösteremez hiçbir direnç oluşturamazmış gibi. Oysa, Said'in esinlendiği Fouceault'nun da dediği gibi, baskının olduğu her yerde direniş kaçınılmazdır.



 
Sömürgeciliğin en geniş anlamda tabanını oluşturan süreç, yani `ötekileştirme' zayıf olanın önce `öteki' olarak tanımlanmasını öngörüyordu ki ezilebilsin, horlanabilsin, rahat bir vicdanla sömürülebilsin. Ötekileştirme kuvvetli olanın kendini `egemen özne' olarak yapılandırması (bunun için kaba kuvvetten kandırıcı retoriğe kadar her yol mubahtı), sonra da onu `nesne' durumuna indirgeyerek yönetmesi, kullanması, sömürmesi ve sürekli olarak onun `ötekiliğini' tarif edecek bir dil oluşturmasıydı. İşte işlerin karıştığı nokta da buydu. Çünkü dil her zaman cazip, baştan çıkarıcı bir araçtır, dolayısıyla herhangi bir dille kurulan `öteki' yabancı olduğu kadar cazip, yadırgatıcı olduğu kadar gizemli ve baştan çıkarıcı da olabilir. Giderek bu dili kuran öznenin gizli arzu ve hayallerini de yansıtabilir

 
Homi Bhabha'ya göre sömürgeci ya da egemen özne kendini yaratır ve nesnesini tanımlarken öylesine ikircikli bir dil oluşturmak zorundadır ki (hem yabancı, hem yakın, hem suçlu, hem masum, hem güzel, hem çirkin, hem vahşi, hem evcil) bu ikircikli dil içinde sömürülene ya da egemen olunana zorunlu olarak direniş alanları açar. Dahası `öteki' kendini nesneleştiren sömürgeciye onu taklit ederek de direnir. Taklit bile bir direnişe dönüşebilir. Çünkü her taklit bozguncudur. Böylece özne-nesne, yapılandıran-yapılandırılan ilişkisi bozulur; ortaya melez yapılar çıkarĞki bu melezleşme ya da bozulma iki taraf için de geçerlidir. Sömürgeciyle sömürülen sürekli birbirlerini bozan bir ilişkiye girerler; bu bozulma sömürülenin direniş alanını oluşturur.

 
Oryantalizm'den on altı yıl sonra ve bir anlamda bu kitaba devam niteliğinde yazdığı Kültür ve Emperyalizm adlı çalışmasında Said, bir yandan kendisini izleyen ve eleştiren araştırmacıların eleştirilerini dikkate alırken, bir yandan da oryantalizmin her zaman emperyalizmle el ele gittiğini yineledi. Ama bu kez emperyalizm Ğdolayısıyla da oryantalizmĞ sözcüğünü post-kolonyal yazar ve düşünürlerin kullandığı genişletilmiş anlamıyla kullanarak. Bu bağlamda emperyalizm (ve oryantalizm) herhangi bir kültürün alabileceği bütün yayılmacı ve baskıcı biçimleri içeriyordu, yani ırkçılığı, patriyarkiyi (kadınlar aleyhine erkek egemen pratikleri), merkeziyetçi dayatmayı, bütüncü ve özcü görüş ve savları. Böyle bakıldığında, sömürgeleştirilmeye direnmiş bir ulus da pekâlâ kendi içinde emperyalist kültür politikaları güdebilirdi; merkezden ya da metropolden yönettiği halkına tek taraflı, bütüncül, erkek egemen, baskıcı, ayrımcı ve milliyetçi bir dünya görüşü dayatıp bu dünya görüşünü yönetimin, daha da kötüsü kanunların temeline koyabilirdi. Böyle olunca emperyalizm (oryantalizm) iktidar kültürünün taşıyıcısı, post-kolonyalizm ise bu kültürün sergilenip ona direniş biçimlerinin araştırılması olarak görülmeli.

 
Oryantalizmi her türlü ayrımcılıktan nasibini almış (ırk, cinsiyet, sınıf) ve her türlü ayrımcılığı beslemiş bir düşünce biçimi, bir ideoloji ve pratik olarak görürsek, post-kolonyalizmi de bu tür ayrımcılığa her alanda, günlük yaşamda, sanatta, dilde, kimlik ve imaj belirlemelerinde ve elbette ekonomik ve askeri hegemonya girişimlerinde karşı çıkan bir tavır olarak nitelendirebiliriz. Her ne kadar, sanat ve edebiyatta, post-kolonyalist tavır almanın, özellikle de `Üçüncü Dünya' denilen yerlerde çarpıcı bir biçimde dile getirildiğini söyleyebilirsek de, dünyanın bir yarısının diğer yarısına, bir ırkın başka bir ırka, bir cinsin diğer cinse karşı üstünlük kurma girişimlerinin sonunun geldiğini söyleyebilmekten ne yazık ki çok uzağız. Dolayısıyla oryantalizm hâlâ dünyayı kemiren bir hastalık. 1963'te The Wretched of the Earth'le bu hastalığı dünyaya duyuran Frantz Fanon ve onu aşağıdaki satırlarla destekleyen J. P. Sartre'dan günümüze tedavisi henüz başarılamamış bir hastalık:

`Eğer dayanabilirsek kendimize bakalım ve bize ne olduğunu görelim. Önce, o beklemediğimiz gerçekle, insanlığımızın çırılçıplak haliyle yüzleşelim. İşte, orada, oldukça çıplak bir halde görebilirsiniz onu ve gördüğünüz hiç de hoş bir manzara değildir. Bu [gerçek] bir yalanlar ideolojisinden, yağmaya mükemmel bir meşruiyet hazırlamaktan başka bir şey değildi; tatlı sözleri, duyarlılık iddiaları saldırganlığımızın kılıfıydı.'

Sayı 96 / Mart 2001

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !