YARGI KARARLARININ UYGULANMAMASINDAN DOĞAN SORUMLULUK

 



Bir Fransız yazarın idare
tanımı;


…hasta ruhlu ve
insanlıktan uzak…dostluk yoluyla varılabilecek çözümleri reddeden, didişme
konusunda açgözlü, İdare Mahkemelerini işten başlarını alamaz hale getiren,
yargı yerleri kendisini haksız çıkardığında da, genellikle bu kararları
uygulamaktan kaçan… uyuşmazlıktan zevk alır gibi… müsadeye dayanan gücü de
sanki en görkemli noktasına kendisinden isteneni geri çevirdiği zaman
ulaşıyor sanılan … biraz daha cana yakın olma fikri bile kendisini kahreden
…” ***



A -
      
GİRİŞ


 

İdare etmekle
hüküm vermenin, ayrı görevler olduğuna ve ayrı organlarca yerine getirilmesi
gerektiği anlayışına kolay varılmamıştır. Her dönemde ve her hukuki düzende,
kamu hizmetini etkili ve verimli bir biçimde sağlamakla görevli olan yürütme
organının; daha önceden veya kendisince belirlenmiş belirli hukuk kurallarına
bağlı olarak faaliyette bulunmadığı, idare edenlerin kişisel arzu ve yararlarını
yerine getirme amacını güttüğü ve kamu gücünü bir sindirme ve baskı aracı olarak
kullandığı görülmektedir. Yönetilenleri bu keyfilikten kurtarabilmek için
idarenin içinde ve dışında birçok denetim yöntemleri geliştirilmiş ve
uygulanmıştır. Hukuk anlayışının ve idari rejimin değişmesi veya gelişmesiyle
denetim yöntemleri de gelişmiştir. Ancak, bu denetim yöntemleri arasında en
etkili olanı, idarenin eylem ve işlemlerinin hukuka uygunluğunun yargının
denetimine tabi tutulmasıdır.


 

Anayasa’nın
2. maddesine göre “Türkiye Cumhuriyeti Sosyal Hukuk Devletidir.” Hukuk devleti;
kamu hizmeti görenlere hukuki güvenceler sağlayan, güvence sağlamak için koyduğu
kurallara bağlı olan ve verilen yargı kararlarını ilgililerin başvurusuna gerek
kalmadan infaz eden devleti ifade eder. Kurallara bağlılığın denetimini elbette
ki yargı yapacaktır. Buradan da bağımsız bir yargı sisteminin var olması
gerektiği ve yargı tarafından verilen kararlara uyulmak zorunda olunduğu
anlaşılacaktır. Hukuk devletinin vazgeçilmez unsurlarından inceleme konusuyla
ilgili olanlar;


 

* Kamu gücünün temsilcisi olan
idare, faaliyetlerinde hukuka uygun davranmak zorundadır.


 

* İdarenin davranışlarının, kamu
hizmetinden yararlananlarca önceden belirlenebilir olması gerekir. (İdarenin
takdir yetkisinin olduğu durumlarda bile Anayasa’nın 10. maddesi gereği aynı
durumda olanlara karşı aynı yönde uygulama yapması gerektiği şüphesizdir.)


 

* İdarenin, yargı denetimine
açık ve bununla da bağlı olması zorunludur. İdarenin yargı denetimine açık
olmaması durumunda, yargının ve hukuk devletinin varlığından söz etmek doğru
olmaz. Aynı şekilde alınan yargı kararlarına uyulmaması, bağımsız yargı erkini
anlamsız ve etkisiz hale getirmektir.


 

* İdarenin mali sorumluluğu (
Anayasa 125. madde); idarenin, kamu hizmeti görenlere verdiği zararlardan dolayı
sorumlu tutulmasını ifade eder. Kural, idarenin kusurun varlığı halinde sorumlu
olduğudur; ancak bazı hallerde idarenin kusursuz sorumluluğunu da kabul etmek
gerekir.


 

…(Hukuk
devletinin temel unsuru bütün devlet faaliyetlerinin hukuk kurallarına uygun
olmasıdır). Hukuk devleti, insan haklarına saygı gösteren bu hakları koruyucu,
adil bir hukuk düzenini kuran bunu devam ettirmeye kendini zorunlu sayan ve
bütün faaliyetlerinde hukuka ve Anayasa’ya uyan bir devlet olmak gerekir. Hukuk
devletinde kanun koyucu da dahil olmak üzere devletin bütün organları üstünde
hukukun mutlak bir hakimiyete haiz olması, kanun koyucunun yasama
faaliyetlerinde kendisini her zaman Anayasa ve hukukun üstün kuralları ile bağlı
tutması lazımdır. Zira kanunun da üstünde kanun koyucunun bozamayacağı temel
hukuk prensipleri ve Anayasa vardır(Anayasa Mahkemesi 11.10.1963 tarih
1963/124E. AMKD, Cilt 1, s.429)…”(1)


 

Anayasa 2.
maddesindeki “Hukuk Devleti” ilkesi 125., 137/2., 138/4. maddeleri ile de
somutlaştırılmıştır. Birkaç istisna dışında idarenin her türlü eylem ve
işlemlerine karşı yargı yolu açık tutulmuş, uygulamada karşılaşılan yetkisiz
amirin konusu suç teşkil eden emrini yerine getirerek sorumluluktan kurtulma
bahanesini ortadan kaldırmış, sadece idarenin değil yasama ve yürütme
organlarının da mahkeme kararlarına hiçbir surette değiştirmeden ve
geciktirmeden uymasını zorunlu kılmıştır.


 

 “…Anayasa’nın
2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk devleti olduğu vurgulanmakta ve
138. maddesinin son fıkrasında “Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme
kararlarını uygulamak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını
hiçbir surette değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez”
şeklinde açık, kesin ve buyurucu bir kurala yer verilmektedir. 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Yasası’nın 28. maddesinin 4001 sayılı yasayla değişik 1.
fıkrasının tümcesi de “Danıştay, Bölge İdare Mahkemeleri, İdare ve Vergi
Mahkemeleri’nin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının
icaplarına göre idare, gecikmeksizin işlem tesis etmeye ve eylemde bulunmaya
mecburdur” şeklindeki kuralıyla Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan “hukuk
devleti” ilkesine uygun bir düzenleme getirmektedir. Söz konusu ilke karşısında,
idarenin maddi ve hukuki koşullara göre uygulanabilir nitelikte olan bir yargı
kararını “aynen” ve “gecikmesiz” uygulamaktan başka bir seçeneği
bulunmamaktadır…” (2)


 

Anayasa’nın
anılan bu düzenlemeleri yansımasını, İdari Yargılama Usulü Yasası (İYUK) 28.
maddesinde; “
Danıştay, Bölge İdare Mahkemeleri’nin, İdare ve Vergi
Mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının
icaplarına göre idare gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya
mecburdur. Mahkeme kararlarının kamu görevlilerince kasten yerine getirilmemesi
halinde ilgili idare veya kararı yerine getirmeyen kamu görevlisi aleyhine
tazminat davası açabilir.” şeklinde bulmuştur.


 

Devlet gücü
ancak hukuka uygun kullanıldığı müddetçe yönetilenler açısından faydalı bir hal
alacaktır. Bunu temin için yirminci yüzyılda gelişmiş batı ülkeleri, devletin
fonksiyonlarını en aza indirmeye çalışmış ve bununla beraber devletin hukuk
denetimi altına girmesi için çalışmışlardır.


 

Yargı ile
yürütme sürekli olarak sürtüşme halindedirler, bu sadece bizim ülkemize özgü
değil dünyanın her yerinde böyledir. ABD’nin ünlü başkanlarından Thomas
JEFFERSON “siyasetçileri zaptedebilmenin tek yolu, onları Anayasa’ya
bağlamaktır” demiştir. Bu gerçekten hareketle artık ülkeler idareyi
zaptedebilecek Anayasal hükümler getirmişler bir şekilde idareyi hukuka bağlı
hale getirmeye çalışmışlar ve halen de çalışmaktadırlar.


 

Ülkemizde de
durum pek farklı değildir. 10 Mayıs 1868 yılında Danıştay’ın kurulduğunu
görüyoruz. Bu günkü anlamda işleve sahip değilse de, idari işlem ve eylemlerin
hukuk denetimine alınmasında bu kuruluşu önemli bir adım olarak kabul etmek
gerekir. Ancak 1 Kasım 1922 tarihinde Danıştay’ın da diğer Osmanlı kurumları
gibi kaldırıldığını görüyoruz.


 

1924
Anayasa’sının 51. maddesinde “idare davalarına bakmak ve idari uyuşmazlıkları
çözmek üzere bir Danıştay kurulur” ifadesi yer almıştır. Bu ifadeye uygun olarak
6 Temmuz 1927 tarihinde Danıştay yeni yapısıyla göreve başlamıştır. 1961
Anayasası’nda da idarenin hukuk denetimine önem verildiğini ve Askeri Yüksek
İdare Mahkemesi, Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri, Vergi
Mahkemelerinin kurulduğunu ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu2nun
çıkarıldığını görüyoruz.1982 Anayasa’sı da 1961 Anayasa’sının bu yaklaşımını
benimsemiştir. Ancak bu Anayasa’da yargı denetimini kısıtlayan bazı maddeler
vardır. Örneğin, cumhurbaşkanının tek başına aldığı kararlar (.105,125), Yüksek
Askeri Şura Kararları (m.125), Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kararları
(159) yargı denetiminin dışında bırakılmıştır. Bu istisnalar pek yüksek sesle
olmasa da toplumda tartışılmaktadır. Zamanla bunların da kalkması, hukuk devleti
ilkesinin gereğidir.


 

Hiçbir
devlet, yasama ve yürütme organlarının tüm işlem ve eylemlerini hukuk denetimine
almadan gerçek anlamda bir hukuk devleti olduğunu iddia edemez.


 

Yürütmenin
hukuku hiçe sayarak en çok işlem yaptığı kesimlerden birisi üst düzey kamu
görevlileridir. Her hükümet değişikliğinde yüzlerce belki binlerce kamu
görevlisi görevinden alınır veya ülkenin en ücra köşelerine sürülür. Halbuki
yasalar üst düzey kamu görevlilerinin görevden alınması konusunda idareye sadece
kamu yararı ve hizmet gerekleri konusunda takdir yetkisi vermiştir. İdarenin bu
yetkiyi kullanırken çok titiz davranması ve görevden alma gerekçesini açık ve
somut bir şekilde açıklaması gerekir. Uygulamada idarenin bu titizliği
göstermediği gibi, idari yargının kararlarını bile savsakladığını veya kanuna
karşı hile denebilecek işlemler yaptığını görüyoruz.


 

Konu ile
ilgili inceleme; diğer sorumluluk hallerinden üstün bir sorumluluk hali olan
yargı kararlarının uygulanmamasından(3) doğan sorumluluk esaslarına göre,
uygulamaya yönelik, konu ile ilgili sorunların çözümünün ne olabileceği, yargı
kararını uygulamayanların sorumluluklarının neler olduğu konularında sadece
konuyu ilgilendiren hususlar bakımından yapılacaktır.


 

Yargı
kararlarının uygulanmaması sorununu işlerken, karar çeşitlerine değinilecek ve
konuya esas teşkil eden İYUK 28. maddesindeki kararların neler olduğu ve
özellikleri incelenecektir.


 


B -
      
YARGI
KARARLARI


 




1.       

ADLİ YARGI KARARLARI


 

             
Adli yargı; özel hukuk kişilerinin birbirleri arasındaki veya özel hukuk
kişileri ile idare arasındaki, idari eylem veya işlem sayılmayan hallerde,
konusu çoğunlukla para ile ölçülebilen uyuşmazlıkların çözüldüğü yargı yeridir.


 

Adli yargı kararlarının infazı, devlet’in icra ve infaz kurumlarınca ve
devlet gücü kullanılarak infaz edileceğinden adli yargı kararlarının infazında,
bazı istisnai durumlar dışında, uygulanmama problemi ile karşılaşılmaz(4).


 




2.       

İDARİ YARGI KARARLARI


 


a.            
İPTAL KARARLARI


 

İptal davası, korunmasız birey karşısında daha güçlü, ayrıcalıklı ve
üstün yetkilere sahip idarenin yapmış olduğu idari işlemler hakkında yetki,
şekil, sebep, konu, maksat yönlerinden biri veya birkaçı ile hukuka aykırı
olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından
açılan davaları ifade eder.


 

İptal kararları; Anayasa’nın, idarenin hukuka uygunluğunun denetlenmesi
amacıyla yargı organına verdiği yetkinin sonucudur. İdarenin hukuka aykırı
işlemlerinden dolayı hakları ihlal edilenlere, haklarının yargı organınca
iadesidir de diyebiliriz. İptal kararları hukuk düzenini korur ve idarenin
yasalara uygun hareket etmesini sağlar.


 

 “İptal davalarının esas amacı; bir hakkın ihlal edilip edilmediği
ve böyle bir ihlal sonucunda ortaya çıkacak zararın tazmini değildir. Bu davalar
bir idari tasarrufun (kararın veya işlemin) hukuka aykırılığı dolayısıyla
iptalini, ortadan kaldırılmasını amaç edinen, başka bir değişle idari işleme,
karara yöneltilmiş davalardır. Bu davalarda idari bir işlemin hukuk kurallarına
uygun olup, olmadığını incelenmekte ve hukuk kurallarına aykırılığı halinde bu
işlemin iptali yoluna gidilmektedir. İptal davasının konusu, idari bir işlemin
hukuk kurallarına aykırı olup olmadığını incelemek ve aykırılığı halinde işlemi
ortadan kaldırmaktır. İptal davasının amacı ise; idarenin hukuka aykırı karar
almasını önlemek, böylece idarenin hukuk kurallarına riayetini sağlamak ve
hukuka aykırı olduğu tespit edilen kararları ortadan kaldırmak suretiyle hukuk
düzenini korumaktır.”(5)


 


aa.         
SONUÇLARI


 

İptal
kararları;


 

•   Kesin
hüküm teşkil ederler, idarenin işlemini hukuk aleminde hiç varolmamış gibi,
tesis edildiği tarihten itibaren bütün etki ve sonuçlarıyla beraber kaldırırlar.
İptal edilen işlem, idarenin düzenleyici işlemlerinden ise; hakları ihlal
edilenlerden sadece davacı olanları değil davacı olmayan diğer hakları ihlal
edilenleri de etkiler. Ancak iptal konusu işlem bireysel işlem ise; bu durumda
bu karardan sadece davacılar yararlanacaktır.


 

•   İptal
edilen işlem, tesis edildiği tarihten itibaren hukuk aleminde hiç varolmamış
kabul edilir. Bunu çok iyi anlamak gerekir. İptal edilen işlemi eski hale
getirmekle yetkili ve görevli kamu görevlileri, iptal kararlarını, gerek
kendilerine göre yorumlamaları gerek şahsi husumetler ve gerekse bilgi
eksikliğinden dolayı uygulamada akla hayale gelmeyecek uygulanma/uygulanmama
problemleriyle karşılaşılmasına neden olmaktadır.


 


bb.        
UYGULANMA ŞEKLİ


 

Yukarıda da değinildiği üzere iptal kararları geriye yürürler. Geriye
yürümek terimini iyi kavranırsa konuyla ilgili sorun kalmayacaktır. İptal
kararlarında, tesis edildiği tarihten itibaren kaldırılan bir işleme bağlı
olarak tesis edilmiş diğer işlemlerde ortadan kalkacaktır.


 

Kararların geriye yürümesi için çoğu zaman idare, yeni işlemler tesis
etmek durumunda kalabilir. Problemlerde zaten tesis edilmeyen veya yanlış tesis
edilen geriye yürütücü işlemlerden kaynaklanmaktadır. Örnek verilecek olursa;
görevinden alınan memurun açtığı dava sonucunda alınan iptal kararını idare,
memuru göreve iade ederek gereği gibi uygulamış sayılmaz. Zira görevden alma
işleminin hukuk aleminde hiç var olmamış gibi sayılması gerekir. Aksi halde bu
İYUK 28. maddesindeki sorumlulukları doğurur. İdare, verilen iptal kararı
doğrultusunda memuru görevine iade ettikten sonra sanki görevinden hiç alınmamış
gibi, memurun alması gereken özlük, maaş ve diğer haklarını da iade etmek
zorundadır. Davacının dilekçesinde bunları ayrıca belirtmesine gerek yoktur. Bu
iptal kararının gereği gibi yerine getirilmemesinden kaynaklı bir sorun olduğu
için, bu soruna bağlı yaptırımlar uygulanacaktır. İdare her ne surette olursa
olsun yargı kararlarını gereği gibi yerine getirmekten ne kaçınabilir nede
kurtulabilir. [Bkz. Danıştay 1. Dairesi 07.06.1982 tarih 1982/112E. ve
1982/130K.(6)]


 


cc.         
KAZANILMIŞ HAKLARA ETKİSİ


 

Danıştay, iptal edilen ana işlem sonucunda ona bağlı olarak tesis edilen
diğer işlemlerinde ortadan kaldırılmasından dolayı hakları ihlal edilenlerin
haklarının meşru olmadığını ve meşru olmayan hakkın aranamayacağını,
içtihatlarında kabul etmiştir. Örnek verilecek olunursa; kamu görevlisinin
görevden alınma işleminin iptal edilmesi durumunda onun yerine atanan
görevlinin, görevinden alınması gerekir. İşte bu durumda sonradan görevinden
alınan bu kamu görevlisi hakkı meşru değildir ve meşru olmayan hak aranamaz.
Ancak burada kazanılmış hak ilkesine değinmeden geçmemiz yanlış olacaktır.
Kazanılmış hak iki şekilde ortaya çıkabilir; iptal edilen ana işlem dolayısıyla
ondan önceki işlemin yürürlük kazanması ve iptal edilen işleme bağlı olarak
tesis edilen diğer işlemlerin iptali suretiyle yürürlük kazanan(eski) işleme
aykırılık teşkil etmesi durumu veya hukuka aykırı olan düzenleyici işleme bağlı
olarak; iptal edilene kadar tesis edilen işlemler. Burada kazanılmış hakkın
doğup doğmadığı hakkında kesin çizgiler bulunmamaktadır. Yargı merciileri somut
olayları inceleyerek karar vermektedirler. [Bkz. Danıştay 5. Dairesi 09.02.2000
tarih 1997/2609E. ve 2000/437K.(7)]


 


b.            
YÜRÜTMENİN DURDURULMASI KARARLARI


 

Yürütmenin durdurulması kararı; idare aleyhine iptal davası açıldığı
durumlarda, iptali istenen işlemi geçici olarak askıya alan bir karardır.


 

Yürütmenin
durdurulması kararlarının verilebilmesi için;


 

ba - İdarenin icra edilebilir bir işleminin bulunması,


 

bb - İşlemin açıkça hukuka aykırı olması,


 

bc - İcra edilmesi durumunda telafisi güç veya imkânsız zararların
doğması,


 

bd - Teminat verilmesi(istisnaları vardır) gerekir.


 

Yürütmenin durdurulması kararının verilebilmesi için b ve c
maddelerindeki koşulların birlikte varlığı gerekmektedir. Yürütmenin
durdurulması kararları, idari işlemlerin hukuka uygunluğunun etkin biçimde
denetlenmesinin vazgeçilmez unsurudur. Bu kararlar için idarenin işlemi icra
etmiş olmasına gerek yoktur, icra edilebilir nitelikteki bir işlem tesis etmesi
yeterlidir.


 

Yürütmenin durdurulması kararının geriye yürüyüp yürümeyeceği konusunda
çeşitli görüşler mevcuttur ancak gerek Danıştay(8) ve gerekse öğretide(9)
katıldığımız görüşe göre, yürütmenin durdurulması kararları geriye yürürler.


 

İYUK 28/1. maddesi uyarınca idare, yürütmenin durdurulması kararlarına
karşı somut olaya göre işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur. Bu
işlem ve eylemler, elbette ki dava konusu işlemi iptal edilmiş varsayarak,
işlemin tesisinden önceki hukuki durumun geri getirilmesinden ibarettir(10).
Ancak iptal kararından farkı; yürütmenin durdurulması kararının idarece tesis
olunan işlemi, hukuk aleminden kaldırmayan sadece askıya alan geçici nitelikte
bir karar olmasıdır(11). Yürütmenin durdurulması kararının bağlı olduğu iptal
davasının reddi durumunda yürütmenin durdurulması kararı da ortadan kalkacaktır.


 

Yürütmenin durdurulması kararı verilirken, işlemin açıkça hukuka aykırı
olması koşulunun aranması, bu kararın uygulanması zorunluluğunun önemini
göstermektedir. Uygulanma zorunluluğu İYUK 28. maddesi ile teminat altına
alınmıştır. Ancak bu, işlemin kesin olarak hukuka aykırı olduğu anlamına gelmez.
İdare hiçbir surette yürütmenin durdurulması kararını uygulamaktan kaçınamaz.
Uygulamada, bu kararı uygulamama gerekçeleri olarak; bu karara esas teşkil eden
davanın sonuçlanmasının beklenmesi gerektiği, yürütmenin durdurulması kararının
hukuka uygun olmadığı, idare işleyişine aykırı olduğu vs. gibi daha da
çoğaltılabilecek birçok bahane, kararı uygulamama gerekçeleri olarak öne
sürülmekte ve uygulamadan kaçınılmaya çalışılmaktadır. Ancak uygulamayanlar İYUK
28. maddesi uyarınca sorumludurlar ve ayrıca TCK 257. maddesi uyarınca da suç
işlemiş sayılırlar.


 

Bir başka sorun ise; yürütmenin durdurulması kararının dava
sonuçlanıncaya kadar uygulanmadığı durumlarda, dava redle sonuçlanmışsa
yürütmenin durdurulması kararın verildiği tarih ile iptal davasının sonuçlandığı
tarih arasında kalan sürede meydana gelen zararın tazminine ilişkindir. Böyle
durumlarda ilgili, idare aleyhine tazminat davası açabilir(İYUK 28/3). Zira
ortada uygulanmayan bir yargı kararı mevcuttur. Karar nihai olmasa bile İYUK
28/1 maddesi uyarınca uygulanması zorunlu bir karardır. Davanın redle
sonuçlanması, yürütmenin durdurulması kararının uygulanmaması halini hukuka
uygun hale getirmez.


 


c.             
TAM YARGI DAVALARI


 

Tam yargı davalarında kamu hizmetinden yararlananlar, idarenin eylem ve
işlemlerinden doğan zararların tazminini veya idare tarafından ihlal edilen
haklarının iadesini isterler. Uygulamada tam yargı davalarının kabulü halinde
idarenin yargı kararını uygulamamasına pek rastlanılmamaktadır. Tam yargı
davaları, belirli bir miktarı içerenler ve içermeyenler olarak İYUK 28/2.maddesi
tarafından ikiye ayrılmış, belirli bir miktarı içeren tam yargı davaları için
icra ve infaz yolunun genel hükümlere göre olacağı belirtilmiştir. Yani İcra ve
İflas Yasası’nın hükümleri uygulanarak ilamın icrası yoluna gidilecektir. Zira
tam yargı davaları adli yargıdaki edim davalarından farklı değildir. Sınırlı
sayıda kamu mal ve alacaklarının haczedilebilir olması problemler
doğurabilecektir. Son yıllarda özellikle belediyelerin başvurduğu “doğmuş ve
doğacak bütün gelir ve malvarlıklarını kamu hizmetine tahsis ettikleri” şeklinde
bir kararla zaten sınırlı sayıda olan haczedilebilir mal ve alacaklar iyice
azaltılmaktadır(12). Fakat bu, yargı kararlarının uygulanmaması sorununu
oluşturmayacaktır. Ayrıca yasa koyucu konuyla ilgili olarak ayrı bir düzenlemeye
gitmiştir. 1050 sayılı Muhasebeyi Umumiye Yasası’nın 59. maddesinde ödenmeyen
ilama bağlı borçların, Maliye Bakanlığı bütçesi ile katma bütçelerde yer alan
ilama bağlı borçlar tertiplerinden ödenir, şeklinde düzenleme yapılması
nedeniyle tam yargı davalarının kabulü kararlarının uygulanmama sorununa pek
rastlanılmamaktadır. Bazen iptal kararları da belirli bir meblağın ödenmesini
gerektirebilir. Bu gibi iptal kararlarının da, tam yargı davaları gibi genel
hükümler çerçevesinde icra ve infaz edilmesini kabul etmek “hukuk devleti”
ilkesince de yerinde olacaktır. Zira idarenin yargı kararlarını kendiliğinden
yerine getirmek zorunda olmasına rağmen, yerine getirmemesi devam edegelen bir
sorun teşkil etmektedir.


 

Atlanılmaması gereken bir başka konu ise; tam yargı davalarının çoğunun
iptal davaları ile birlikte açıldığı ve iptal davasına konu bir işlemden doğan,
dinamik yapıda olan zararın tespitinin mümkün olmamasından dolayı dava
dilekçesinde miktarın belirtilememiş olmasıdır. Danıştay içtihatlarında da kabul
edildiği üzere; bu durumu İYUK 15/1-d'ye aykırı bulmak doğru olmaz aksine bu
şekilde dava açılabileceği kabul edilmelidir. Bu gibi durumlarda miktarın
hesaplanması idareye bırakılmaktadır. Miktarı belirli olmayan bu çeşit tam yargı
davalarının infazı İYUK 28/1'e göre olacaktır. Ancak yukarıda da belirttiğimiz
üzere bu tip yargı kararlarının da infazının İYUK 28/2. maddesine benzer bir
düzenleme ile yapılması yerinde olacaktır.


 

Bir diğer husus ise; tam yargı davası kabul olunan ilgilinin, bu
kararın geç icrasından dolayı faiz istemini ancak Borçlar Yasası 101/1.maddesi
uyarınca borçlu idareyi ihbaren temerrüde düşürdükten sonra isteyebilmesidir.
İYUK 28/6. maddesi bu konuya değinmiştir ancak gecikme faizinin ne zamandan
itibaren yürütüleceğine açıklık getirmemiştir. Bunun haricinde kararın geç
uygulanmasından dolayı her hangi bir tazminat  ( İYUK madde 28/3'teki gibi)
davası açılabilmesi geçerli mevzuatlar uyarınca mümkün değildir. Kanımızca bu
eksikliğin giderilmesi gerekir.


 

İdari sözleşmelerin uygulanması sırasında taraflar arasında çıkan
uyuşmazlıklar dolayısıyla tazminat istemiyle açılan davalar, tam yargı davaları
olarak kabul edilip, bu davaların uygulanma yöntemine tabidir(13).


 

d.            
VERGİ MAHKEMELERİNİN GÖREV ALANINA GİREN DAVALAR


 

Bu alana giren kararları, Vergi Mahkemeleri veya Vergi Mahkemelerinin
tek hakimli olarak baktığı davalarda itiraz durumunda Bölge İdare Mahkemeleri
verir.


 

İYUK 28. maddesinin 5. fıkrası “Vergi uyuşmazlıklarına ilişkin
mahkeme kararlarının idareye tebliğinden sonra bu karalara göre tespit edilecek
vergi, resim, harçlar ve benzeri mali yükümler ile zam ve cezaların miktarı
ilgili idarece mükellefe bildirilir.” hükmünü içermektedir. Hükümden de
anlaşılacağı üzere yargı kararının idareye tebliğinden sonra, idare yeniden
hesaplama yoluna gidecektir. Buradan idare aleyhine açılan davanın kısmen veya
tamamen kabul edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Aksi halde yeniden hesaplama
gereği doğmayacaktır. Yeniden hesaplama yapıldıktan sonra ilgili idare,
hesaplamayı ilgili mükellefe tebliğ etmelidir.  Eğer fazladan vergi veya ceza
alacağı tahsil edilmişse bunu da ilgili mükellefe iade etmesi gerekir.


 

Uygulamada oluşabilecek problemler daha yasa metnini okurken zihinlerde
canlanmıştır. Haksızlığa sebep olan idare, bu haksızlığı yine kendi
inisiyatifinde düzeltmeye çalışacaktır. Bu polis tarafından dövülen birinin yine
aynı polisten yardım istemesine benzer. İdarenin genel olarak problem çıkarma
nedeni de budur zaten. Mahkeme kararını alan idarenin yeniden hesap yaparken
yine gerekli dikkat ve özeni göstermediğini veya konunun mahkemeye taşınmış
olmasından duyulan hırsla hareket ettiği düşünülürse; idare hırs duyacak yapıda
değildir ancak; idarenin insan unsuru olmadan hareketten yoksun kalacağı
unutulmamalıdır. Bu durumda yapılan ikinci hesaplama için, ki bu bir idari
işlemdir, ayrı bir iptal davası açmanın mümkünlüğü üzerinde durmaya kanımca
gerek yoktur. Böyle bir iptal davasının hiç açılamayacağına veya değişik bir
durum olarak açılacağına karar veren Danıştay içtihatları mevcuttur. Ancak
unutulmaması gereken bir husus; idarenin kararı uygulamak için tesis ettiği yeni
işlemin iptal konusu olamayacağıdır; ancak yürütülmesinin durdurulmasının
istenilmesinde sakınca yoktur. Yeniden tesis edilen işlemin amacı verilen yargı
kararını uygulamak maksatlıdır. Bu maksatla yapılan bir işlem eğer gereği gibi
yargı kararını uygulayamamışsa burada yargı kararının gereği gibi uygulanmaması
hali söz konusu olur ve bu durumda da yargı kararının uygulanmamasından doğan
sorumluluk tezahür eder. Yargı kararının gereği gibi uygulanmaması konusunda
yazımızın içeriğinde daha detaylı değinildiğinden burada ayrıca değinmeye gerek
yoktur.


 


C -
      
YARGI
KARARLARININ UYGULANMAMASI


 

Anayasa’nın
138. maddesinin son fıkrasında yer alan “
Yasama ve yürütme organlarıyla idare
mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini
geciktiremez” hükümle beraber 2577 sayılı İYUK’un 28/1. maddesindeki “Danıştay,
Bölge İdare Mahkemeleri, İdare ve Vergi Mahkemelerinin esasa ve yürütmenin
durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idare gecikmeksizin işlem
tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur. Bu süre hiçbir şekilde kararın
idareye tebliğinden başlayarak otuz (30) günü geçemez” hükmü idareye; “derhal
ve “aynen” uygulama yükümlülüğü getirmiştir.


 

Anayasa’nın
138. maddesinde yer aldığı gibi, idare, yargı kararları üzerinde değişiklik
yapmak ve bunları istedikleri gibi uygulamak serbestisine sahip değildir.
Bilindiği gibi yargı organları, idarenin yerine geçip idari işlem tesis edecek
şekilde karar vermezler. Yalnızca idari işlem veya eylemin hukuka uygunluğunu
denetlerler. İdare, bu işlem ve eylemlerin yargı kararıyla ortadan kaldırılması
durumunda yeniden hukuka uygun olan idari işlem ve eylemlere ilişkin düzenleme
yapmak ve bunları yerine getirmek zorundadır. Bu ise hukuk devletinin ve erkler
ayrılığının zaruri bir neticesidir.


 

Çoğu zaman
idarenin yargı kararlarını yerine getirmesi bir işlem tesisi veya eylemi ile
mümkün olabilmektedir. Örneğin; görevinden alınan kamu görevlisine eski unvanını
iade etmek veya iptal edilen bir vergi için fazla vergi vermiş olanlara fazlayı
iade etmek şeklinde olabilir.


 

İdarenin yargı
kararlarını yerine getirmemesi, hiç uygulamama veya gereği gibi uygulamama
şeklinde olabilir. Yani idarenin kararı hiç uygulamadığı veya gereği gibi
uygulamadığı her iki halde de idarenin sorumluluğuna gidilir.


 




1.       
HİÇ
UYGULAMAMA


 

İdarenin yargı kararlarına kayıtsız kalması, hiçbir eylem ve işlemde
bulunmaması halidir. Yargı kararlarının uygulanması için gerekli olan işlemlerin
yapılmayıp idarenin hareketsiz kalması, uygulamamanın en tipik örneğidir.
Ruhsatları iptal olunan yapıların imar mevzuatına uygun hale getirilmemesi, otuz
günlük süre geçtiği halde görevine başlatılması gereken memurun görevine
başlatılmaması gibi durumlar hiç uygulamamaya örnek olarak gösterilebilir (14).


 




2.       

GEREĞİ GİBİ UYGULAMAMA


 

Yargı kararlarının hiç uygulanmamasından farklı olarak idare hareketsiz
kalmamakta, yargı kararları doğrultusunda bir işlem tesis etmekte veya eylemde
bulunmaktadır. Ancak idarenin tesis ettiği işlemler, kararı gereğince yerine
getirmediği gibi, ulaşılmak istenen hukuksal koruma ve menfaati bertaraf edecek,
ihlale uğratacak niteliktedir.


 

…yargı yerlerince verilen kararların, ilgili mercilerce uygulanması
asıl olup, bu yoldaki hukuki işlemlerinde yine aynı merciler tarafından hukuk
kuralları çerçevesinde yapılması hukuka bağlı devlet ilkesinin bir gereğidir.”(15)


 

Gereği gibi uygulamama çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir. Bunları; geç
uygulama, noksan uygulama ve biçimsel uygulama başlığı altında inceleyeceğiz.


 


a.            
GEÇ UYGULAMA


 

İYUK 28/1. maddesine göre; idare, gecikmeksizin yargı kararlarına uygun
olarak işlem tesis etmeye ve eylemde bulunmaya mecburdur. Gecikmeksizin
tümcesinden anlaşılması gereken “makul süre” dir. Bu süre hiçbir şekilde kararın
idareye tebliğinden başlayarak otuz (30) günü geçemez. İptal kararı hukuki
sonuçlarını taraflara tebliğinden itibaren doğurmaktadır ( Danıştay 5. Dairesi 
11.11.1998 tarih 1997/354E. ve 1998/2626K.). Tebliğ hususunda esas alınacak olan
tarih, idarenin genel evrak kayıt tarihidir. Bunun dışına çıkarak kararı
uygulamaya yetkili memura tebliğ şartı aramak uygulamada büyük problemler
doğuracaktır. İdarenin yargı kararlarını uygulama zorunluluğu kararın kendisine
ulaşmasıyla başlar ve idare kararın ulaşmasından sonra makul bir süre içerisinde
kararın gereğini yapmak zorundadır. İYUK 28/1. maddesinde belirtilen otuz (30)
günlük süre; idarenin gerekli işlem ve eylemleri yapması için lazım olan azami
süredir. Yoksa idareye tanınmış, idarenin serbest tasarruf edebileceği bir süre
değildir.


 

Kararın ne zaman uygulandığı konusu uygulamada problem oluşturabilecek
gibi görünse de; yasada önemli olan, kararın uygulanması için gerekli işlemlerin
başladığı tarih değildir. Otuz günlük süre içinde yapılan işlem ve eylemler
kararın zamanında uygulandığı anlamına gelmez. Örneğin; görevine iade edilmesi
gereken bir kamu görevlisi için, kararın tebliğinden itibaren otuz günlük süre
içinde işlem yapıldığı ama işlemlerin başkaca sebeplerden dolayı yetişmediği
bahanesi ile sorumluluktan kurtulunulamaz. Zira, görevlinin görevine otuz içinde
iadesi sağlanamamıştır, dolayısıyla idare bu tarihe kadar geçen sürede oluşan
zararlardan (maddi, manevi zarar, gecikme faizi, vs.) sorumludur.


 


b.            
EKSİK UYGULAMA


 

İdarenin yargı kararlarını uygulamama hallerinden biride eksik uygulama
halidir. İdare yargı kararını uygulamada kararın tam olarak uygulanması için
gerekli olan işlemleri eksik tesis eder.


 

Danıştay 5. Dairesi, şube müdürlüğünden alınan davacının açmış olduğu
davada yürütmenin durdurulması kararına uygun olarak göreve iade kararı
vermiştir. Bu karar doğrultusunda aynı dönemde on altı (16) şube
müdürünün on beşi (15) ile hizmet sözleşmesi yenilendiği halde davacı ile
hizmet sözleşmesi yenilenmemiştir.  Böylece göreve iade sağlanarak yargı kararı
uygulanmış, sözleşmenin diğer şube müdürleriyle beraber yenilenmeyerek karar
uygulanması eksik kalmıştır.


 


c.             
BİÇİMSEL UYGULAMA


 

Aynı zamanda muvazaalı uygulamada denilen biçimsel uygulamamada da;
idare, yargı kararını süresi içinde icaplarına göre işlem tesis etmektedir.
Ancak kısa süre içinde, tesis ettiği işlemi ortadan kaldırarak, uygulama halini
bir formaliteden öteye geçirmemektedir. Hukuka aykırılığı sebebiyle ortadan
kaldırılan işlem veya eylemin bu şekilde biçimsel olarak yapıp tekrar eski
durumuna getirilmesi idarenin sorumluluğunun doğmasına engel değildir.


 

Konuyu en iyi “İptal kararı üzerine görevine başlatılıp üç(3) gün sonra
görevden alınan davacı hakkındaki karar uygulanmış sayılmaz” şeklindeki Danıştay
5. Dairesi’nin 26.11.1987 tarih 1986/183E. ve 1987/1659K. sayılı kararı
anlatmaktadır. Karardan anlaşıldığı gibi; bu tür uygulamaların yerine getirme
sayılmayıp Anayasa’nın 2. ve 138. maddelerine de aykırı olduğu açıktır. Bu
yüzden idarenin tazmin sorumluluğuna gidilebilir.


 




3.       

HÜKMÜN YERİNE GETİRİLMESİNDE İMKANSIZLIK


 

Yargı kararlarını uygulamama konusunda hiçbir takdir yetkisi bulunmayan
idarenin, bazı hallerde emredici kurallar uyarınca veya fiili imkansızlık
sebebiyle kararı uygulama yönünde imkânsızlıkla karşılaşmaktadır. Ancak bu
imkânsızlığın varlığı halinde idare sadece uygulama zorunluluğundan kurtulur.
Uygulanmama sonucu oluşacak maddi ve manevi zararların tazmin sorumluluğu devam
eder.


 


a.            
HUKUKİ İMKANSIZLIK


 

Hukuki imkânsızlık hali; istisnai bir durumdur, iptal davalarında söz
konusu olur ve iptal davasına esas teşkil eden idari işlemi tesisten sonra
meydana gelir(16). Hukuki imkânsızlık nedeniyle, idarenin yargı kararını
uygulamaması iradesi dışındadır. Bir örnekle devam etmek, konuyu kavrama
açısında uygun olacaktır. Danıştay 5. Dairesinin 24.04.1996 tarih 1995/4152E. ve
1996/1717K. sayılı kararında; uygulamada hukuki imkansızlık halinin bulunduğu
olayda; davacı, A merkez valiliğine atanmasına ilişkin işlemin iptalini istemiş
ve yargı tarafından iptal kararı verilmiştir. Ancak iptal kararı verilmeden önce
Cumhurbaşkanı, davacıyı Danıştay üyesi olarak atamıştır. Söz konusu atama işlemi
tek yanlı, kesin ve uygulanması zorunlu idari bir işlemdir. Bu sebeple idarenin
iptal kararının uygulamada hukuki imkânsızlığı doğmuştur. Örnekten de
anlaşılacağı üzere yargı kararının uygulanmasına baş

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !